23 Kasım 2013 Cumartesi

İspanya'da Orjinal Görünümde Bir Süs Havuzu


Oldukça sade ve basit bir sistemde yapılmış havuz ile muhteşem bir görüntü elde edilmiş.
İspanya'nın Valencia şehrinde bulunan yelkenli görünümündeki bu süs havuzu,
farklı ziyaretçiler tarafından şöyle görüntülenmiş.



par les soirs bleus d’été, j’irai dans les sentiers,
picoté par les blés, fouler l’herbe menue :
rêveur, j’en sentirai la fraîcheur à mes pieds.
je laisserai le vent baigner ma tête nue.
je ne parlerai pas, je ne penserai rien :
mais l’amour infini me montera dans l’âme,
et j’irai loin, bien loin, comme un bohémien,
par la Nature, - heureux comme avec une femme.
- - - - - -
mavi yaz akşamlarında, özgür, gezeceğim,
ayaklarımın altında nemli, serin kırlar;
başakları devşirip otları ezeceğim,
yıkayıp arıtacak çıplak başımı rüzgâr.
ne bir söz, ne düşünce, yalnız bitmeyen bir düş
ve yüreğimde sevgi; büyük, sonsuz, umutlu,
çekip gideceğim, çingene gibi, başıboş
doğada, -bir kadınla birlikte gibi mutlu.

Arthur Rimbaud (çev.Erdogan Alkan)

Maviye iz süren den alıntıdır!

10 Kasım 2013 Pazar

10 KASIM

Mahruki'den mektup.



"Sana bu mektubu içim burkularak ve utanarak yazıyorum" sözleriyle başlayan Mahruki, mektubunda TSK'ya, Gezi olaylarına da atıfta bulunuyor. İşte çok tartışılacak o mektup..."Ey büyük ATA'm, Aramızdan ayrılışının 75. yılında, sana bu mektubu içim burkularak ve utanarak yazıyorum. Yanlış anlama, ben seni utandıracak bir şey hayatım boyunca yapmadım ve hiçbir zaman da yapmayacağım ama yine de en büyük eserini, birinci vazifemiz olarak bizden istediğin gibi de koruyamadım. Utancım yaptığım bir şeyden değil yapamadığım bize verdiğin birinci ve en büyük görevden. Gençliğe Hitabeyi kendimi bildim bileli büyük bir gurur, coşku ve aşkla okurum, hissederim, yaşarım ama utana - sıkıla söylüyorum ki, gereğini yapamadım, henüz hiçbirimiz yapamadık... Çok üzülerek sana söylemek zorundayım ki, bu acıklı günlerin asıl sorumlusu, Milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali Subaylara ait olacaktır dediğin gibi, silah arkadaşların Subaylardır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Subayları, hepsi asil, yiğit, fedakar, bilgili, kültürlü, adam gibi adam insanlar. Sahte kanıtlarla ve iftiralarla hapislere atılmalarına rağmen boyun eğmez, dimdik duruşlarına, Türk Subayına yaraşır kibarlıklarına ve beyefendiliklerine, askerliklerine bir sözüm yok. Ama içlerinde bir tane lider de yok. Türk Silahlı Kuvvetleri, Subaylara kahramanlığı, askerliği, emir komutayı, ölüme gülerek gitmeyi her şeyi çok iyi öğretmiş ama liderliği ne yazık ki öğretememiş. Koskoca Türk Silahlı Kuvvetleri'nde sana layık olabilecek lider vasıflı bir tek Subay bile yokmuş. Düşman, senin de uyardığın gibi, Cumhuriyeti bozmak, kazanımlarını elimizden almak ve bağımsızlığımızı ele geçirmek için, ilk önce Subaylarımızı hor görmüş ve aşağılamış, alçakça saldırılarına onların üzerinden başlamıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri'ni pasifize etmek ve onun yenilmez koruyucu kalkanının yokluğunda, Türkiye'mizi bölmek, dincileştirmek ve sömürgeleştirmek olan şeytani amaçlarına ulaşmak için, türlü türlü sahte kanıtlarla, gizli tanıklarla, iftiralarla, bütün dünyanın gözü önünde, bir çoğu 60 - 70 küsur yaşında olan, dünyanın en kaliteli, en yiğit, en fedakar insanları Türk Subaylarına, teröristmiş gibi gösterip ağır hapis cezaları vererek küçük düşürmekte ve aşağılamaktadırlar. Memlekete kelle koltukta onyıllarca hizmet etmiş kahraman Türk Subayı, kendi Vatanında, yıllardır düşman hukukuna maruz bırakılmasına rağmen, dışarıdaki silah arkadaşları tarihsel sorumluluklarını yerine getiremediler ve en büyük eserinin yıpratılmasını seyretmekten başka bir şey de yapamadılar. Sen ki, Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir. Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır, dediğin halde ve Ne Mutlu Türküm Diyene sözüyle bizleri birleştirdiğin halde, ülkede bugün yaşanan bu zulüm, Türklüklerinden utananlar ve Türk düşmanı vatansızlar tarafından yaşatılıyor hepimize. 1933'ten beri içimiz titreyerek, gözlerimiz dolarak gururla söylediğimiz, Türklüğümüzü haykırdığımız Andımız'ın da, Cumhuriyet'in 90. yılına günler kala yasaklandığını da söylemek zorundayım ne yazık ki. Senin en güzel sözlerinden; Ne Mutlu Türküm Diyene sözünü de, fırsatını buldukça kaldırıyorlar yazıldığı yerlerden ve silmeye çalışıyorlar asil Milletimizin hafızasından. Hep aynı Türk düşmanı zihniyet tarafından... Ey büyük ATA'm, bunları söyleyerek seni üzmek istemezdim ama ne yazık ki ülkede bugün yaşanan durum bu. Yine de, her ne kadar Subaylar, onlara verdiğin vazifelerini yerine getirememiş olsalar da, Cumhuriyeti emanet ettiğin gençler, birinci vazifelerinin çok açık olarak farkındalarmış. 10 yıldır yaşadığımız bu Cumhuriyet düşmanı süreçte yaşananlar, gençlerin üzerinde herkesin tahmin ettiğinden daha büyük bir birikim yaratmış ve bir gün, bir yerde bu birikim patladı ve büyük bir kitle ayağa kalktı. Sen yine geleceği doğru okumuşsun ve en büyük eserini gençlere emanet ederek en doğrusunu yapmışsın. Bugün artık Lise öğrencileri, Üniversite öğrencileri ayağa kalkmış durumdalar ve kendi gelecekleri için, Cumhuriyet'in kazanımları için mücadeleyi başlattılar ve inan bana, hepsi muhtaç oldukları kudretin damarlarında dolaştığının farkındalar. Zor zamanlar yaşadık, Cumhuriyet'in bir çok önemli kazanımı alt üst edildi, demokrasimiz ve hukukumuz, demokrasi ve hukuktan başka bir şeye dönüştürüldü. Büyük haksızlıklar, ihanetler, yolsuzluklar ve insan hakları ihlalleri yapıldı, yapılıyor ama sonunda Türk Genci, kendi geleceğini güçlü ve becerikli ellerine almaya karar verdi. Sen Milletini çok iyi tanıdığın için bilirsin, oraya zor gelir ama, bu Millet bir kere gayrık yeter dedi mi, düşmanın kaçma zamanı gelmiş demektir. Bundan sonrası çok daha kolay olacaktır. Yaşamdaki en büyük öğretilerini senden almış olan bir Türk genci olarak, sana bir dahaki mektubumda çok daha güzel haberler vereceğime emin olabilirsin. Her geçen gün seni daha çok özlüyoruz ATA'm... Bizim için yaptığın her şey için sonsuz teşekkürlerimle


Nasuh Mahruki

7 Kasım 2013 Perşembe

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN 14 DERSTE FAŞİZM...


Restorasyon mu? Faşizm mi?
Siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt, 20. yüzyılın gördüğü en tipik faşist rejimleri (Hitler’in Almanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sı, Franco’nun İspanya’sı, Suharto’nun Endonezya’sı, Pinochet’nin Şili’si) inceleyerek faşizmin 14 karakteristik özelliğini tespit etmiş.
Britt’in çok tartışılan, hatta Umberto Eco’nun bir yazısından fazlaca esinlendiği söylenen ünlü makalesi, ‘yeni başlayanlar için 14 derste faşizm’i anlatıyor:
1. Güçlü ve sürekli milliyetçilik: Faşist rejimler, sürekli olarak vatansever şiarlar, sloganlar, semboller, marşlar ve diğer ıvır zıvırı kullanma eğilimindedir.
2. İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi: Düşmandan korku ve güvenlik ihtiyacı nedeniyle, faşist rejim altındaki insanlar, ‘ihtiyaç’ gereği belirli durumlarda insan haklarının göz ardı edilebileceğine ikna edilirler. İnsanlar işkence, yargısız infaz, siyasal suikast, uzun süreli gözaltı gibi uygulamalara karşı başını başka tarafa çevirme, hatta bunları onaylama eğilimindedir.
3. Düşmanların/günah keçilerinin birleştirici bir neden olarak tanımlanması: Ülkenin güvenliğini ve bütünlüğünü tehdit eden düşmanın ortadan kaldırılması için insanlar histerik kalabalıklara katılıp sokaklara dökülür; Bu düşman tanımının içinde ırksal, etnik ya da dinsel azınlıklar, liberaller, komünistler, sosyalistler, teroristler, vs. vardır.
4. Ordunun ve militarizmin yüceltilmesi: Yaygın yerel sorunlar olduğunda bile, orduya hükümet bütçesinden aşırı miktarda pay verilir ve yerel gündemler göz ardı edilir. Askerler ve ordu hizmetleri alabildiğini yüceltilir.
5. Cinsel ayrımcılığın şahlanışı:Faşist ulusların hükümetleri, neredeyse tamamen erkek-egemen olma eğilimindedir. Faşist rejimlerde, geleneksel cinsiyet rolleri daha katı hale getirilmiştir. Kürtaj karşıtlığı ve homofobi had safhadadır.
6. Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması: Kimi zaman medya hükümet tarafından doğrudan kontrol edilirken, diğer durumlarda dolaylı olarak diğer genelgeler, mevzuatlar, sempatik medya temsilcileri ya da yöneticileri tarafından kontrol edilir. Sansür, özellikle savaş dönemlerinde oldukça yaygındır.
7. Ulusal güvenlik takıntısı: “Korku” hükümet tarafından, kitleler üzerinde harekete geçirici bir araç olarak kullanılır.
8. Din ve yönetimin içiçe geçmesi: Faşist ulus hükümetleri, ulus içindeki en yaygın dini, kamuoyunu manipüle etmek için bir araç olarak kullanır. Dini retorik ve terminoloji, dinin ana doktrinlerinin hükümet politikalarına veya eylemlerine tamamen karşıt olduğu durumlarda dahi, hükümet liderleri tarafından yaygın olarak kullanılır.
9. Özel sermayenin gücünün korunması: Faşist uluslardaki sanayi ve iş aristokrasisi, sıklıkla hükümet liderlerini iktidara getirenlerdir. Bunu hükümetle iş dünyası arasında karşılıklı çıkara dayalı bir ilişki tesis ederek ve belli bir iktidar eliti yaratarak yapar.
10. Emek gücünün baskı altına alınması: Faşist hükümete karşı tek gerçek tehdit emeğin örgütlü gücü olduğundan, işçi sendikaları ya tamamen saf dışı edilir ya da şiddetle baskı altına alınır.
11. Aydınların ve sanatın küçümsenmesi: Faşist uluslar, yüksek öğrenim ve akademiye karşı açık bir düşmanlığı körükler ve teşvik eder. Profesörlerin ve diğer akademisyenlerin sansüre uğraması, hatta tutuklanması yaygındır. Sanatta ifade özgürlüğü açıkça saldırı altındadır ve hükümetler genellikle sanata bütçe ayırmayı reddeder.
12. Suç ve cezalandırma ile baskı altına alma: Faşist rejimlerde, polislere kanunları zorla uygulamaları için neredeyse sınırsız bir yetki verilir. İnsanlar genellikle, polisin suistimallerine göz yummaya ve hatta vatanseverlik adına sivil özgürlüklerden feragat etmeye razı olur. Faşist uluslarda, sınırsız güce sahip ulusal bir polis kuvveti vardır.
13. Adam kayırma ve yozlaşmada sınır tanımama: Faşist rejimler neredeyse her zaman, yönetim kadrolarına birbirini atayarak hükümetin güç ve otoritesini onları hesap vermekten korumak için kullanan bir grup ahbap ile müttefikleri tarafından yönetilir. Ulusal kaynakların ve hatta hazinenin tahsisi ya da bunların hükümet liderleri tarafından açık bir şekilde gaspı, faşist rejimlerde rastlanmayan bir olgu değildir.
14. Hileli seçimler: Faşist uluslardaki seçimler bazen tamamen göz boyama amaçlı yapılır. Diğer zamanlarda ise seçimler, çamur atma kampanyaları, hatta muhalefet adaylarının öldürülmesi, seçmen oylarının ve seçim bölgelerinin kontrolü için yasama kurumlarının alet edilmesi ve medya manipülasyonu gölgesinde yapılır. Faşist uluslar, tipik olarak kendi yargı sistemini seçimleri manipüle ya da kontrol etmek için kullanır.
* Bu yazı siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt’in Free Inquiry dergisinin bahar 2003 tarihli 23/2 sayısında yayınlanan makalesinden kısaltılarak çevrildi. (bianet)

Kızlı Erkekli Kalınan Evler Üzerine


Benim beş yıllık bir üniversite hayatım oldu. İstanbul'da ailemden uzak başladığım bu serüvende pek çok yeni arkadaş tanıyıp, pek çok yeni ortamlara girdim. Hemen hemen her türlü şeyi gördüm, iyisiyle kötüsüyle. Kendi başımın çaresine bakmayı, kötüyle iyiyi ayırt edebilmeyi başarabildim. Babam beni yurda kaydettirirken, akşamları kontrol etmemizi ister misiniz diyen yurt müdürüne (örneğin 22.00den sonra yurtta olsun gibi) benim kızım kaçta ne yapacağına kendi karar verebilecek yaşta, gerek yok cevabını verdi. Bu dönemde küçük bir şehirden kocaman bir şehre geçiş yapan benim için işler biraz karışıktı ama her aklı başında genç gibi ben de hayatımı kurgulayabilme yeteneğimi çalıştırdım ve özlemle, mutlulukla andığım yıllar bıraktım geride. Okulda ilk tanıştıklarım kız arkadaşlarımdı. Sonra çevrem genişledi. Kızlı erkekli bir sürü arkadaşım oldu. Yedik, içtik, gezdik, tozduk, çalıştık çok eğlendik. Kızlı erkekli evlerde de kaldım. Kişi kendinden bilir işi diyeceğim ama bir yandan da bastırılmış cinsellik güdüleri olduklarından şüphelenmiyor değilim. Benim en yakın arkadaşlarım arasında erkekler de vardı. Hatta en yakını bir erkek diyebilirim. Bir erkekle bir kadının arkadaşlığı, dostluğu, hemcinslerle kurulandan çok daha değerlidir. Empati yeteneğiniz gelişir, karşı cinsi daha iyi anlarsınız, hele bir de doğru insanlarla kurarsanız bu dostluğu, sağlam sırdaştır erkekler bence. Kadınlarla kıyas kabul etmem. Sizi kadınsal özelliklerinizden ötürü kıskanmazlar, kendilerini yarıştırmazlar, sohbetler keyiflidir. Nitekim kızlı erkekli kaldığım evlerde, boşbakanın dediği gibi seks partileri olmuyordu. Ha bunlar yok mudur vardır, kimse de karışamaz, ama bütün gençleri, kadınlı erkekli suçlayacak türde bir tehlike yok. Genel için konuşursam ne oluyor bu evlerde; yemek yenir mesela, genelde yemek pişirilmez, sipariş edilir en fazla makarna pişirilebilir, maddi duruma göre değişir bu, bira içilir, sohbet edilir, müzik yapılır, müzik dinlenir, proje yetiştirilir, batak oynanır, bol kahkahalı, bazen dertleşilen, bazen oyun oynanan, bazen çalışılan ama hayatlarımızın en güzel anlarını geçirdiğimiz dönemlerdir bunlar. Uyku çöker sıçtın mavisine doğru, herkes bir kenarda sızar, yatak döşek aranmaz, nevresimle uğraşılmaz, mümkün olan yataklar veya rahat kanepeler kızlara verilir, yerler bile birkaç saat kestirmek için uygundur, sabah kahvaltı edilmez, apar topar ya okula yetişilir, ya da birer kahve alıp sohbete devam eder ahali. Sevgiliyle de kalınır evde, bir kadınla bir erkeğin birbirini sevmesi, dokunması, birbirini keşfetmesi olmazsa sorunlu bir gençlik çıkar esas. Bunlar unutulmaz anılardır, yöneticilerin düşünmesi gereken kızlı erkekli evlerde neler olduğu değil, bu kızların ve erkeklerin kendilerini yönetebilecek eğitimi alabilmeleri için ülkenin eğitim seviyesini yükseltmeye çabalamak olmalıdır, ailelerin bilinçlenmesi, çocuklarını iyi yetiştirebilmesi, iyiyle kötüyü ayırt edebilen bir nesil yaratabilmesi, kızlı erkekli evlerde neler olduğundan çok daha mühimdir. Bu başarılabilirse, bu evlerde olanlarla ilgili de kimse kafasını yormaz. Bırakalım artık bu yobaz zihniyetin gerici politikalarını dinlemeyi, zaman ilerleme zamanı...

Elif Çelik Arısal

6 Kasım 2013 Çarşamba

İŞTE TAYYİP ERDOĞAN'IN KIZLARININ ABD'DEKİ HAYATI




Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bugün muhafazakarlık düğümünü daha da sıktı. Kadın ve erkek öğrencilerin birlikte kaldığı evlerin potansiyel ahlaksızlık ve anarşi yuvası olduğunu ima etti. Muhafazakar demokratlar olarak buna müdahil olacaklarını, ama nasıl oluyorsa bunun müdahale olarak algılanmaması gerektiğini söyledi. Dahası, önce “valisine” talimat vermişken şimdi de öğrencilerin komşularını açıkça muhbirliğe çağırdı.

O koltukta muhafazakar demokratların değil, bütün toplumun başbakanı olarak oturduğunu Erdoğan'a söylemek artık anlamsız. O, bu memleketin yüzde 50'sini artık kendi halkı olarak bile görmediğini belli ediyor.

Ama bu açıklamaların başka bir boyutu var: Başka insanların özel yaşamlarına bazen imalı, bazen doğrudan suçlamalarla “müdahil olan” Başbakan Erdoğan, ister istemez aslında kendi ailesini de toplumsal gündemin ortasına atmış oluyor. Nitekim, sosyal medyada Başbakan Erdoğan'ın kızları Esra ile Sümeyye Erdoğan hakkında tartışmalar almış yürümüş durumda.

ESRA VE SÜMEYYE "KIZLI ERKEKLİ ÜNİVERSİTELERDE OKUDU

Öyle ya, Esra ve Sümeyye Erdoğan, üniversiteyi ABD'de Indiana Üniversitesi'nde okumuşlardı. Bunlardan Sümeyye Erdoğan yüksek lisansını da Londra'da London School of Economics'te yapmıştı. Esra Erdoğan'ın ise California Üniversitesi'nde lisansüstü eğitim aldığı biliniyor.

Bu üç üniversite de, Batı akademilerinin “kızlı erkekli” sosyal yaşamı en canlı yerleri olmakla ünlüdür. Indiana Üniversitesi, mensuplarının deyişiyle “Indie”, party #1, partilerde 1 numara olarak anılıyor. Yıl içinde, bazıları bir hafta boyunca süren, alkollüler de dahil türlü eğlencelerin yer aldığı beş kampüs partisi artık okul geleneği olmuş durumda.

Dahası, Batı'nın pek çok üniversitesinde olduğu gibi, Sümeyye ile Esra Erdoğan'ın okuduğu Indiana Üniversitesi'nde de “coed housing”, karma barınma prensibi uygulanıyor. Üstelik, karma yurtlara ek olarak, bu yıl üniversite “gender-neutral dorms”, cinsiyet ayrımı gözetmeyen yurt tipine geçmiş durumda. Buna göre isteyen öğrenciler, kadın erkek fark etmeden aynı odayı paylaşabiliyorlar. Üniversite yönetiminden Barry Magee, “Kendini erkek, kadın, cinsiyetsiz, queer veya eşcinsel ya da nasıl isterse öyle tanımlayan pek çok insanı kabul ediyoruz,” diyerek uygulamayı anlatıyor. Gene üniversite radyosunda bir kız öğrenci, “İnsanların cinsiyetleriyle sınırlı olmaması, arkadaşlarıyla istedikleri gibi takılabilmeleri çok güzel” diyerek uygulamayı onayladığını ekliyor.

Burası, Sümeyye ile Esra Erdoğan'ın üniversite yaşamlarını geçirdikleri okul. Yüksek lisansta gittikleri Kaliforniya ile Londra'nın şehir merkezindeki ve ünlü üniversitelerindeki sosyal yaşamı burada ayrıntılarıyla anlatmaya gerek yok sanıyoruz.

KİMSEYİ İLGİLENDİRMEZ AMA...

Eminiz, Sümeyye ile Esra Erdoğan, “babalarına layık” bir üniversite yaşamı sürmüşlerdir. Ama bundan önemlisi, ABD'de nasıl yaşadıkları kimseyi ilgilendirmez, tıpkı kimsenin yaşamının Tayyip Erdoğan'ı da valisini de muhbirliğe çağırdığı komşuları da ilgilendirmediği gibi.

Ama insan şu soruyu sormadan edemiyor: Acaba Tayyip Erdoğan, kızlarını gönderdiği üniversitenin bu “fazla özgür” sosyal yaşamına da karışmaya yeltenmiş midir? Yoksa bunun haddini aşmak olduğunu bilip imaya bile cüret edememiş midir? Öyleyse, kendi kızlarına böyle alabildiğine özgür bir sosyal ortamdan beslenmiş, bununla hep övünmüş bir üniversiteyi layık gören Tayyip Erdoğan, neden iş Türkiye'ye ve “başkasının kızlarına” gelince haddini aşıp ahlak polisi kesiliyor? Muhafazakarlığın yalnızca bu ülkenin sıradan yurttaşlarına layık görülen bir esaret zinciri olduğunu söyleyenler haklı belki de.

Barış Zeren - Odatv.com

Öne Çıkan Yayın

MAGNUM

  Yalanla kurduğunu, Yalnız kendin yaşarsın. Hayatı yarışma yapanlar, Yaşamayı nasıl başarsın. Duyuldukça adın, Yaşam üzerinden taşar. En iy...