10 Temmuz 1856 tarihinde, o yıllarda Avusturya monarşisine dahil olan , Hırvatistan sınırındaki Smiljan'da dünyaya geldi. Babası Ortodoks kilisesinde rahip olarak görev yapmaktaydı.
Tesla, çalışma hayatına dahil olduktan sonra, karmaşık objeleri algılama ve aklında tutma konusundaki üstün yetenekleri ile dikkat çekmeye başladı. İlk işini Budapeşte'deki bir Amerikan telefon firmasında aldı. Bu işi sırasında obsesif-kompülsif bozukluk ile ilgili ciddi bir rahatsızlık geçirdi. İyileşmesinin ardından bir arkadaşı ile yaptığı gezinti sırasında birden bire aklına çok fazlı sistem fikri geldi ve bu konuyla ilgili çalışmalarına başladı. Bu dönemde Tesla, Strazburg'taki Edison Elektrik Şirketi'nin tamiratını yapmaktaydı. Bu işi başarıyla bitirmesine rağmen, şirket tarafından verilen söz tutulmadı ve vaadedilen ücreti alamadı. Sonraki yıllarda yeni bir iş bulamadı ve iki yıl boyunca kanal ve su yolları kazarak geçimini sürdürdü.
Zorlu geçen iki yılın ardından Pittsburgh'taki Westinghouse laboratuarlarında bir iş bulmayı başardı. Burada alternatif akım sayesinde elektriğin çok uzak mesafelere kayıpsız taşınabileceği fikrini açıkladı. O dönemde kullanılan doğru akım teknolojisi elektriğe çok büyük bir direnç gösterdiği için enerjide inanılmaz kayıplara sebep olmaktaydı ve elektriğin taşınmasında büyük problemler yaşanmaktaydı. Ancak bu dönemde doğru akım ile elektrik iletimine büyük yatırımlar yapmış olan Thomas Alva Edison, elindekileri kaybetmemek için bu fikire karşı büyük bir mücadele vererek Tesla'nın yolunu kesmeye çalıştı. Westinghouse şirketi Tesla'nın alternatif akım fikrini mantıklı ve uygulamaya değer bularak, patentini 1 milyon dolara satın aldı. Bu dönemden sonra Edison'un kullandığı doğru akım sistemleri popülaritesini kaybederek yerini alternatif akıma bıraktı.
Tesla, Westinghouse firmasından patent için aldığı parayı kullanarak, New York'ta Tesla Elektrik Şirketi'ni kurdu. Bu şirkette sahip olduğu bütün para ve zamanı sıradışı elektrik deneylerine harcadı. Bunlardan en önemlisi de Tesla Coil oldu. 13 Mart 1895 tarihinde çalışmalarını sürdürdüğü laboratuarlar yandı ve Tesla elindeki herşeyi kaybetti.
Bu olayın ardından Colorado'ya taşınan Tesla, burada yeni bir laboratuar kurarak devasa boyutlardaki Tesla Coil üzerinde çalışmalarını sürdürdü. Tesla bu cihazı insan yapımı yıldırımlar üretmek için kullandı. Daha sonra tekrar New York'a döndü ve burada çok yüksek bir kuleden oluşmasını planladığı laboratuarını yapmaya başladı ancak, bu laboratuar hiçbir zaman tamamlanamadı. Daha sonra Long Island'da kurduğu Telefunken Wireless satation, 1917 yılında Alman ajanları tarafından kullanılabilme ihtimali gerekçesi ile yıkıldı.
Sıradışı bir karaktere sahip olan Tesla, para yönetiminde hiçbir zaman başarılı olamadı. Hayatının son yıllarını boçlarından kaçmak için sürekli otel değiştirerek geçirdi. 7 Ocak 1943 tarihinde 86 yaşındayken New Yorker Oteli'nin bir odasında kalp yetmezliği sebebiyle hayata veda etti. Ölmeden önce teleforce silahı adını verdiği bir çalışma yürütmekte olan Tesal'nın bütün dokümanlarına ABD hükümeti tarafından el konuldu.
7 Temmuz 2011 Perşembe
Edwin Powell Hubble (20 Kasım 1889–28 Eylül 1953)
1889-1953 yılları arasında yaşamış A.B.D.’li astronomdur.Chicago Üniversite’sinde okurken matematik ve astronomi konusunda lisans derecesi aldı.
Bu yıllarda iyi bir boksör olarak tanınıyordu.Ayrıca atletizmin pekçok dalıyla da ilgiliydi.Öğrenimini tamamladıktan sonra İngiltere’ye gitti.
Oxford Üniversite’sinde hukuk öğrenimine başladı.İngiltere’de üç yıl kalıp döndükten sonra 1913’te avukatlık yaptı.Ancak bu işten kısa süre sonra vazgeçti.
Lisede öğretmenlik ve basketbol koçluğu gibi uğraşılarda bulundu.Ama kısa bir süre sonra hepsinden bıktı.Gene astronomiye döndü.Çalışma yeri Wisconsin’deki Yerkes Gözlemevi’ydi.
Bu arada doktora çalışmasını tamamladı.Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’daydı.Savaştan sonra ülkesine döndü.Bu seferki çalışma yeri Wilson Dağı Gözlemevi idi.Hubble yeni görevine başladığı sıralarda tarih 1919 yılıdır.O günlerde insanlığın astronomi bilgisi bugünkünden oldukça azdı.Tüm evrenin bizim Samanyolu Galaksisi’nden ibaret olduğu sanılıyordu.Başka herşey ya Samanyolu’nun bir parçası ya da uzak kenarlardaki gaz bulutlarıydı.
Standart mumlar,parlaklığı güvenilir biçimde ölçülebilen yıldızlardır.Böylece diğer yıldızların parlaklığını ve göreceli uzaklıklarını ölçmek için kıstas olarak kullanılırlar.Bu konuyu uygulama alanına sokan Henrietta Swan Leavitt adındaki bir kadın oldu.Leavittİn görevi fotometristlik,yani ışıkölçümcülük idi.
Bu kişilerin işi yıldız fotoğraflarını incelemek ve hesap yapmaktır.Leavitt ,Sefeit değişeni olarak bilinen bir yıldız türünün düzenli ritm sergilediğini farketti.
Sefeit,Kutup yıldızı gibi ritmi düzenli olan gök cisimleridir.Bunlar kırmızı devlerdir ve kalan yakıtlarını ritmik olarak parlama-sönme şeklinde tüketirler.
Leavitt,gökyüzünün değişik noktalarındaki Sefeit’lerin göreceli kadirlerini kıyasladı.
Kadir,bir yıldızın çıplak gözle görülen parlaklık derecesi anlamına gelir.Böylelikle Sefeit’lerin birbirlerine göre nerede bulundukları hesaplanabiliyordu.
Bunlar standart mumlar olarak kullanılabilirlerdi.Yani bu yöntem mutlak uzaklıkları değil,göreli uzaklıkları öngörüyordu.1920’li yıllarda uzayı gözleyen uzmanlar M31 olarak adlandırılan Andromeda takımyıldızı içinde ağ şeklinde gaz bulutu görüyorlardı.
Hubble 1922-1924 yılları arasında astronomide devrim yapan bulgulara ulaştı.Yaptığı gözlemlerle bulutsularda Sefeitlerin varlığını saptadı.Bu işi gerçekleştirirken kırmızıya kayma metodunu da kullanmıştı.Andromeda takımyıldızı içindekiler gaz bulutu değil,ışıldayan yıldızlardı.Yıldız peryodu,parlaklığın değişimindeki çevrim süresidir.Sefeitlerin peryotları ile mutlak kadirleri arasındaki bağlantı o günlerde biliniyordu.Uzaklık,görünürdek i kadir ve mutlak kadir arasındaki ilişkiye bağlıdır.Hubble,Sefeitlerin birkaç yüz bin ışık yılı uzaklıkta olduklarını anladı.Ayrıca bunları içeren bulutsular,bizim galaksimiz içinde olamazlardı.Bu nedenle Samanyolu’nun dışında olmalıydılar.
Bulgularını kısa bir süre sonra bilim dünyasına açıkladı.Bunlar 100.000 ışıkyılı çapında,enaz 900.000 ışıkyılı uzaklıkta başlı başına galaksilerdi.Bu buluş o güne dek süren evrenin yapısına ilişkin görüşleri tümüyle değiştiriyordu.Artık uzay boşluğunda bizimkinden başka galaksiler de vardı.Hubble bundan sonra gökadaların biçimleri ve parlaklıklarını araştırmaya başladı.Böylece 1927 yılında ikinci buluşunu gerçekleştirdi.Bu gökadalar Yer’den uzaklaşmaktaydı.baktabul
Üstelik daha uzaklardakilerin bizden uzaklaşma hızları daha fazlaydı.Bu buluş son derece önemli sonuçlar doğurdu.
O güne kadar durağan olduğu kabul edilen evren,genişlemekteydi.Hubble 1929 yılında çarpıcı buluşlarına bir yenisini daha ekledi.Evren içindeki gökadaların tümünü birden gözönünde tuttu.Birbirlerinden uzaklaşma hızları ile birbirlerine olan uzaklıkları arasındaki oranı buldu.Evren,bu oran sabit kalacak biçimde genişliyordu.Ancak kısa bir süre sonra anlaşıldı ki bu sabit değere ilişkin hesaplar hatalıydı.Zira bu hesaplara göre Samanyolu diğer tüm gökadalardan daha büyük çıkıyordu.Üstelik evrenin yaşının,Yerküre yaşından küçük olduğu gibi olanaksız sonuçlar veriyordu.Astronomide sağlanan ek bilgilerle bu durum kısa süre sonra bilimadamlarınca düzeltildi.Bu birikimler iyice olgunlaştıktan sonra Big-Bang teorisi ileri sürülmüştür.Hubble birçok ödül aldı.1990 yılında kullanıma sunulan Uzay teleskopu onun adını taşır.
KAYNAKLAR:
Short History of Nearly Everything
AnaBritannica
Bu yıllarda iyi bir boksör olarak tanınıyordu.Ayrıca atletizmin pekçok dalıyla da ilgiliydi.Öğrenimini tamamladıktan sonra İngiltere’ye gitti.
Oxford Üniversite’sinde hukuk öğrenimine başladı.İngiltere’de üç yıl kalıp döndükten sonra 1913’te avukatlık yaptı.Ancak bu işten kısa süre sonra vazgeçti.
Lisede öğretmenlik ve basketbol koçluğu gibi uğraşılarda bulundu.Ama kısa bir süre sonra hepsinden bıktı.Gene astronomiye döndü.Çalışma yeri Wisconsin’deki Yerkes Gözlemevi’ydi.
Bu arada doktora çalışmasını tamamladı.Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’daydı.Savaştan sonra ülkesine döndü.Bu seferki çalışma yeri Wilson Dağı Gözlemevi idi.Hubble yeni görevine başladığı sıralarda tarih 1919 yılıdır.O günlerde insanlığın astronomi bilgisi bugünkünden oldukça azdı.Tüm evrenin bizim Samanyolu Galaksisi’nden ibaret olduğu sanılıyordu.Başka herşey ya Samanyolu’nun bir parçası ya da uzak kenarlardaki gaz bulutlarıydı.
Standart mumlar,parlaklığı güvenilir biçimde ölçülebilen yıldızlardır.Böylece diğer yıldızların parlaklığını ve göreceli uzaklıklarını ölçmek için kıstas olarak kullanılırlar.Bu konuyu uygulama alanına sokan Henrietta Swan Leavitt adındaki bir kadın oldu.Leavittİn görevi fotometristlik,yani ışıkölçümcülük idi.
Bu kişilerin işi yıldız fotoğraflarını incelemek ve hesap yapmaktır.Leavitt ,Sefeit değişeni olarak bilinen bir yıldız türünün düzenli ritm sergilediğini farketti.
Sefeit,Kutup yıldızı gibi ritmi düzenli olan gök cisimleridir.Bunlar kırmızı devlerdir ve kalan yakıtlarını ritmik olarak parlama-sönme şeklinde tüketirler.
Leavitt,gökyüzünün değişik noktalarındaki Sefeit’lerin göreceli kadirlerini kıyasladı.
Kadir,bir yıldızın çıplak gözle görülen parlaklık derecesi anlamına gelir.Böylelikle Sefeit’lerin birbirlerine göre nerede bulundukları hesaplanabiliyordu.
Bunlar standart mumlar olarak kullanılabilirlerdi.Yani bu yöntem mutlak uzaklıkları değil,göreli uzaklıkları öngörüyordu.1920’li yıllarda uzayı gözleyen uzmanlar M31 olarak adlandırılan Andromeda takımyıldızı içinde ağ şeklinde gaz bulutu görüyorlardı.
Hubble 1922-1924 yılları arasında astronomide devrim yapan bulgulara ulaştı.Yaptığı gözlemlerle bulutsularda Sefeitlerin varlığını saptadı.Bu işi gerçekleştirirken kırmızıya kayma metodunu da kullanmıştı.Andromeda takımyıldızı içindekiler gaz bulutu değil,ışıldayan yıldızlardı.Yıldız peryodu,parlaklığın değişimindeki çevrim süresidir.Sefeitlerin peryotları ile mutlak kadirleri arasındaki bağlantı o günlerde biliniyordu.Uzaklık,görünürdek
Bulgularını kısa bir süre sonra bilim dünyasına açıkladı.Bunlar 100.000 ışıkyılı çapında,enaz 900.000 ışıkyılı uzaklıkta başlı başına galaksilerdi.Bu buluş o güne dek süren evrenin yapısına ilişkin görüşleri tümüyle değiştiriyordu.Artık uzay boşluğunda bizimkinden başka galaksiler de vardı.Hubble bundan sonra gökadaların biçimleri ve parlaklıklarını araştırmaya başladı.Böylece 1927 yılında ikinci buluşunu gerçekleştirdi.Bu gökadalar Yer’den uzaklaşmaktaydı.baktabul
Üstelik daha uzaklardakilerin bizden uzaklaşma hızları daha fazlaydı.Bu buluş son derece önemli sonuçlar doğurdu.
O güne kadar durağan olduğu kabul edilen evren,genişlemekteydi.Hubble 1929 yılında çarpıcı buluşlarına bir yenisini daha ekledi.Evren içindeki gökadaların tümünü birden gözönünde tuttu.Birbirlerinden uzaklaşma hızları ile birbirlerine olan uzaklıkları arasındaki oranı buldu.Evren,bu oran sabit kalacak biçimde genişliyordu.Ancak kısa bir süre sonra anlaşıldı ki bu sabit değere ilişkin hesaplar hatalıydı.Zira bu hesaplara göre Samanyolu diğer tüm gökadalardan daha büyük çıkıyordu.Üstelik evrenin yaşının,Yerküre yaşından küçük olduğu gibi olanaksız sonuçlar veriyordu.Astronomide sağlanan ek bilgilerle bu durum kısa süre sonra bilimadamlarınca düzeltildi.Bu birikimler iyice olgunlaştıktan sonra Big-Bang teorisi ileri sürülmüştür.Hubble birçok ödül aldı.1990 yılında kullanıma sunulan Uzay teleskopu onun adını taşır.
KAYNAKLAR:
Short History of Nearly Everything
AnaBritannica
5 Temmuz 2011 Salı
Geronimo (Gokhlayeh) - (d. 16.06.829 – ö. 17.02.1909)
Geronimo (Gokhlayeh), (d. 16 Haziran 1829 – ö. 17 Şubat 1909). Kızılderili lideri. Beyazlara karşı mücadele veren kahraman ve son kızılderili olarak tanınmıştır. Kendi adı öz dilinde Gokhlayeh (Esneyen adam)) olarak biliniyor.
Geronimo veya diğer adıyla Goyathlay, günümüzde Yeni Meksika olarak adlandırılan bölgede doğmuştu. Şef Mahko’nun torunu olan Geronimo, bir Bedonkohe Apache yerlisiydi. Meksikalı askerler ona Geronimo, İspanyollar ise Jerome derlerdi. İsmi bu nedenle, sonradan Geronimo olarak bilinecekti.
Sonora-Arispe’deki Apache yerlileri için, aslında o bir lider olarak görülüyordu. Geronimo’nun savaş kariyeri bir Chiricahua (Apacheler arasında en çok saygı duyulan apacheler) ve aynı zamanda şefi olan kayınbiraderiyle de bağlantılıydı. Juh adındaki bu şefin, sözcüsü olarak beyazlarla ilişki kurmuştu. Geronimo Amerikan hükümetine karşı savaşan son liderlerden biriydi. Apacheler arasında ise son savaşçıydı. O sıralar Amerikalı yerleşimcilerin yanı sıra İspanyollarda bu bölgeye akın etmeye başlamıştı. Geronimo’nun hayatındaki en kötü anı da bu dönemde gerçekleşti. 1858 yılında bir gün eve döndüğünde, eşi, annesi ve 3 çocuğunu İspanyollar tarafından öldürülmüş olarak buldu.
Anlatılanlara göre Geronimo, beyaz olan herkese karşı nefret duymuş ve elinden geldiği kadar beyaz öldürmeye çalışmıştı. Onun bu intikam ateşi Apacheler arasında bir üne sahip olmasını sağlamıştı. Arizona ve New Mexico’da yaşayan beyaz yerleşimcilere suratındaki agresif ifadesi ve vücudundaki Apache kanından dolayı hep korku saçacaktı. Geronimo, aslında bir şef değildi; ama bir şamandı (şaman: tıp adamı – şifacı – büyücü) ve bu yönü diğer özellikleri ile de birleşmiş, sonuçta ruhsal ve entelektüel bir lider olmasını sağlamıştı.
Apache şeflerinin hepsi, onun görüşlerine ve gücüne saygı duydu. 1870’de rezervasyon bölgesine (San Carlos) yerleştirilen Geronimo, buradan kaçmaya çalışacak; fakat tutuklanıp bölgeye geri gönderilecekti. Üç kez daha kaçmayı deneyen Geronimo, dördüncü kaçışında başarılı oldu ve yakalanamayınca, 500 izci ve 3000 Meksikalı asker onun peşine düştü. İzciler sonunda onu buldu ve rezervasyon bölgesine geri götürüldü. Ancak özgür ruhlu Geronimo bir yıl sonra 35 savaşçı, 109 kadın, cocuk ve gençle bu bölgeden de kaçmayı başardı. 1885’teki bu kaçışından 1894’ yılına kadar Geronimo bulunamadı.
Bir keresinde 24 adamı ile 5000 süvariden kaçan Geronimo Dumanlı Dağlar’a sığınmış ve dağları didik, didik arayan süvariler ilginçtir ki Geronimo’nun izine bile rastlayamamıştı. Geronimo’yu yakalayamayan süvariler köylere saldırıp kadın ve çocukları öldürmeye başlamışlardı. Bunu duyan Geronimo sonunda dayanamadı ve halkına zarar gelmemesi için teslim oldu ve Oklahoma’daki Fort Sill’e yerleştirildi. Geronimo teslim olduğunda yanında en son 16 savaşçı 12 kadın ve 6 çocuk kalmıştı. Lawton’daki okul müdürü S.M. Barrett’a yerli bir çevirmen aracılığı ile hayatını kaydettirdi.
Geronimo bir savaş suçlusu olduğundan müdür Barrett, dönemin başkanı Teddy Roosevelt’e varıncaya dek, her makama yazarak “Sürgündeki Kızılderili’nin sözlerini kaydetmek için izin istemişti. Geronimo anılarını anlatmaya Apache’lerin yer yüzüne geliş hikâyesinden başlamıştı. İlk söyleşinin sonuna gelip, Barrett bir soru sorduğunda alacağı cevap şu oluyordu, “Ne söylüyorsam onu yaz.” Ölümünden önce son günlerini geçirmek için Arizona’daki evine dönmek istemiş ancak izin verilmemişti. Ve 1909 yılında bir savaş mahkumu olarak Oklahoma’da öldü. Kimilerine göre Geronimo işkence yapılarak öldürülmüştü. Öldükten sonra Geronimo rezervasyon bölgesinin arka tarafına gömülmüştü. Fakat -ilginçtir ki- ertesi gün Geronimo gömüldüğü yerde değildi.
Geronimo'nun sembolik mezarı Fort Sill – Oklahoma bölgesindedir. Apachelere göre Geronimo kutsal topraklar olan dumanlı dağlardadır.
Geronimo veya diğer adıyla Goyathlay, günümüzde Yeni Meksika olarak adlandırılan bölgede doğmuştu. Şef Mahko’nun torunu olan Geronimo, bir Bedonkohe Apache yerlisiydi. Meksikalı askerler ona Geronimo, İspanyollar ise Jerome derlerdi. İsmi bu nedenle, sonradan Geronimo olarak bilinecekti.
Sonora-Arispe’deki Apache yerlileri için, aslında o bir lider olarak görülüyordu. Geronimo’nun savaş kariyeri bir Chiricahua (Apacheler arasında en çok saygı duyulan apacheler) ve aynı zamanda şefi olan kayınbiraderiyle de bağlantılıydı. Juh adındaki bu şefin, sözcüsü olarak beyazlarla ilişki kurmuştu. Geronimo Amerikan hükümetine karşı savaşan son liderlerden biriydi. Apacheler arasında ise son savaşçıydı. O sıralar Amerikalı yerleşimcilerin yanı sıra İspanyollarda bu bölgeye akın etmeye başlamıştı. Geronimo’nun hayatındaki en kötü anı da bu dönemde gerçekleşti. 1858 yılında bir gün eve döndüğünde, eşi, annesi ve 3 çocuğunu İspanyollar tarafından öldürülmüş olarak buldu.
Anlatılanlara göre Geronimo, beyaz olan herkese karşı nefret duymuş ve elinden geldiği kadar beyaz öldürmeye çalışmıştı. Onun bu intikam ateşi Apacheler arasında bir üne sahip olmasını sağlamıştı. Arizona ve New Mexico’da yaşayan beyaz yerleşimcilere suratındaki agresif ifadesi ve vücudundaki Apache kanından dolayı hep korku saçacaktı. Geronimo, aslında bir şef değildi; ama bir şamandı (şaman: tıp adamı – şifacı – büyücü) ve bu yönü diğer özellikleri ile de birleşmiş, sonuçta ruhsal ve entelektüel bir lider olmasını sağlamıştı.
Apache şeflerinin hepsi, onun görüşlerine ve gücüne saygı duydu. 1870’de rezervasyon bölgesine (San Carlos) yerleştirilen Geronimo, buradan kaçmaya çalışacak; fakat tutuklanıp bölgeye geri gönderilecekti. Üç kez daha kaçmayı deneyen Geronimo, dördüncü kaçışında başarılı oldu ve yakalanamayınca, 500 izci ve 3000 Meksikalı asker onun peşine düştü. İzciler sonunda onu buldu ve rezervasyon bölgesine geri götürüldü. Ancak özgür ruhlu Geronimo bir yıl sonra 35 savaşçı, 109 kadın, cocuk ve gençle bu bölgeden de kaçmayı başardı. 1885’teki bu kaçışından 1894’ yılına kadar Geronimo bulunamadı.
Bir keresinde 24 adamı ile 5000 süvariden kaçan Geronimo Dumanlı Dağlar’a sığınmış ve dağları didik, didik arayan süvariler ilginçtir ki Geronimo’nun izine bile rastlayamamıştı. Geronimo’yu yakalayamayan süvariler köylere saldırıp kadın ve çocukları öldürmeye başlamışlardı. Bunu duyan Geronimo sonunda dayanamadı ve halkına zarar gelmemesi için teslim oldu ve Oklahoma’daki Fort Sill’e yerleştirildi. Geronimo teslim olduğunda yanında en son 16 savaşçı 12 kadın ve 6 çocuk kalmıştı. Lawton’daki okul müdürü S.M. Barrett’a yerli bir çevirmen aracılığı ile hayatını kaydettirdi.
Geronimo bir savaş suçlusu olduğundan müdür Barrett, dönemin başkanı Teddy Roosevelt’e varıncaya dek, her makama yazarak “Sürgündeki Kızılderili’nin sözlerini kaydetmek için izin istemişti. Geronimo anılarını anlatmaya Apache’lerin yer yüzüne geliş hikâyesinden başlamıştı. İlk söyleşinin sonuna gelip, Barrett bir soru sorduğunda alacağı cevap şu oluyordu, “Ne söylüyorsam onu yaz.” Ölümünden önce son günlerini geçirmek için Arizona’daki evine dönmek istemiş ancak izin verilmemişti. Ve 1909 yılında bir savaş mahkumu olarak Oklahoma’da öldü. Kimilerine göre Geronimo işkence yapılarak öldürülmüştü. Öldükten sonra Geronimo rezervasyon bölgesinin arka tarafına gömülmüştü. Fakat -ilginçtir ki- ertesi gün Geronimo gömüldüğü yerde değildi.
Geronimo'nun sembolik mezarı Fort Sill – Oklahoma bölgesindedir. Apachelere göre Geronimo kutsal topraklar olan dumanlı dağlardadır.
Can Yücel - ( d. 1926 - ö. 1999 )
Can Yücel (d. 1926 - ö. 12 Ağustos 1999), dünyaca tanınan modern Türk şair. Kullandığı kaba ama samimi dil ile Türk şiirinde farklı bir tarz yaratmıştır. Aslen Giresun,Görele'lidir.
-Hayatı
Can Yücel, 1926'da İstanbul'da doğdu. Eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğludur.[1]
1943 yılında, yakın dostu Gazi Yaşargil ile birlikte yurtdışı eğitim bursu kazandığı halde, babası, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in " Bakan, kendi oğluna torpil yaptı derler" diyerek engellemesi nedeniyle yurtdışına gidemedi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum ve Marmaris'te turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu.
Son yıllarında Eski Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.
-Yazarlığı
Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında `Yenilikler`, `Beraber`, `Seçilmiş Hikayeler`, `Dost`, `Sosyal Adalet`, `Şiir Sanatı`, `Dönem`,`Ant`, `İmece` ve `Papirüs` adlı dergilerde yazdı. Daha sonraları `Yeni Dergi`, ‘Birikim`, `Sanat Emeği`, `Yazko Edebiyat` ve `Yeni Düşün` dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. 12 Mart 1971 döneminde Che Guevara ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hapse mahkûm oldu. 1974’de çıkarılan genel afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından hapiste yazdığı Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabını yayımladı. 12 Eylül 1980 sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla "Rengahenk" adlı kitabı toplatıldı.
1962'de İngiltere'deyken, 1709 yılından kalma, Latin harfleriyle taş baskısı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı bulması geniş yankı uyandırdı.
Şiirlerinde argo ve müstehcen sözlere çok sık yer veren, bu nedenle zaman zaman dikkatleri üzerine çekip koğuşturmaya uğrayan Yücel, ilk şiirlerini 1950 yılında `Yazma` adlı kitapta toplamıştır.
Can Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Can Yücel'in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. 'Maaile' şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Can Yücel için ailesi çok önemlidir: eşi, çocukları torunları, babası.. Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır. 'Küçük Kızım Su'ya', 'Güzel'e', 'Yeni Hasan'a Yolluk', 'Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim' bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.
Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Shakespeare çevirileri (Hamlet, Fırtına, Bir Yaz Gecesi Rüyası) aslına tam olarak bağlı kalmasa da son derece başarılıdır. Shakespeare'in ünlü 'to be or not to be' sözünü 'bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin' şeklinde Türkçeleştirmiştir (!). 1959'da ilk baskısı yayımlanan 'Her Boydan' adlı kitabında dünya şairlerinin şiirlerini serbest ama çok başarılı bir biçimde Türkçeye çevirmiştir.
-Eserleri
Yazma (1950)
Her Boydan (1959, Çeviri Şiirler)
Sevgi Duvarı (1973)
Bağlanmayacaksın
Bir Siyasinin Şiirleri (1974)
Ölüm ve Oğlum (1976)
Şiir Alayı (1981, ilk dört şiir kitabı)
Rengâhenk (1982)
Gökyokuş (1984)
Beşibiyerde (1985, ilk beş şiir kitabı)
Canfeda (1985)
Çok Bi Çocuk (1988)
Kısa Devre (1990)
Kuzgunun Yavrusu (1990)
Gece Vardiyası Albümü (1991)
Güle Güle-Seslerin Sessizliği (1993)
Gezintiler (1994)
Maaile (1995)
Seke Seke (1997
Alavara (1999)
Mekânım Datça Olsun (1999)
En Uzak Mesafe
Benim Adım Firuzansa Ne Olayım
Cazcı firuzan (1997)
Hotuhların dramı
Bilmelisin ki
Biraz alıştım
Kadın dediğin
Bördübet'ten Sedir Adası'na
YüzKitabı Şiirlerimden Seçmeler(2010)
-Çevirileri
Hamlet (Shakespeare)1992. İstanbul: Papirüs Yayınları, 1996.
Bahar Noktası (Bir Yaz Gecesi Rüyası'nın çevirisi) (Shakespeare) 1981. İstanbul: Papirüs Yayınları, 1996.
Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby, F. Scott Fitzgerald), Ağaoğlu Yayınevi, İstanbul, 1964.
Yeni Başlayanlar İçin Marx (Marx Para Principantes) 1977.
Salozun Mavalı (Peter Weiss)Bilgi Yayınları
-Hayatı
Can Yücel, 1926'da İstanbul'da doğdu. Eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğludur.[1]
1943 yılında, yakın dostu Gazi Yaşargil ile birlikte yurtdışı eğitim bursu kazandığı halde, babası, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in " Bakan, kendi oğluna torpil yaptı derler" diyerek engellemesi nedeniyle yurtdışına gidemedi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum ve Marmaris'te turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu.
Son yıllarında Eski Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.
-Yazarlığı
Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında `Yenilikler`, `Beraber`, `Seçilmiş Hikayeler`, `Dost`, `Sosyal Adalet`, `Şiir Sanatı`, `Dönem`,`Ant`, `İmece` ve `Papirüs` adlı dergilerde yazdı. Daha sonraları `Yeni Dergi`, ‘Birikim`, `Sanat Emeği`, `Yazko Edebiyat` ve `Yeni Düşün` dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. 12 Mart 1971 döneminde Che Guevara ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hapse mahkûm oldu. 1974’de çıkarılan genel afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından hapiste yazdığı Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabını yayımladı. 12 Eylül 1980 sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla "Rengahenk" adlı kitabı toplatıldı.
1962'de İngiltere'deyken, 1709 yılından kalma, Latin harfleriyle taş baskısı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı bulması geniş yankı uyandırdı.
Şiirlerinde argo ve müstehcen sözlere çok sık yer veren, bu nedenle zaman zaman dikkatleri üzerine çekip koğuşturmaya uğrayan Yücel, ilk şiirlerini 1950 yılında `Yazma` adlı kitapta toplamıştır.
Can Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Can Yücel'in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. 'Maaile' şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Can Yücel için ailesi çok önemlidir: eşi, çocukları torunları, babası.. Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır. 'Küçük Kızım Su'ya', 'Güzel'e', 'Yeni Hasan'a Yolluk', 'Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim' bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.
Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Shakespeare çevirileri (Hamlet, Fırtına, Bir Yaz Gecesi Rüyası) aslına tam olarak bağlı kalmasa da son derece başarılıdır. Shakespeare'in ünlü 'to be or not to be' sözünü 'bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin' şeklinde Türkçeleştirmiştir (!). 1959'da ilk baskısı yayımlanan 'Her Boydan' adlı kitabında dünya şairlerinin şiirlerini serbest ama çok başarılı bir biçimde Türkçeye çevirmiştir.
-Eserleri
Yazma (1950)
Her Boydan (1959, Çeviri Şiirler)
Sevgi Duvarı (1973)
Bağlanmayacaksın
Bir Siyasinin Şiirleri (1974)
Ölüm ve Oğlum (1976)
Şiir Alayı (1981, ilk dört şiir kitabı)
Rengâhenk (1982)
Gökyokuş (1984)
Beşibiyerde (1985, ilk beş şiir kitabı)
Canfeda (1985)
Çok Bi Çocuk (1988)
Kısa Devre (1990)
Kuzgunun Yavrusu (1990)
Gece Vardiyası Albümü (1991)
Güle Güle-Seslerin Sessizliği (1993)
Gezintiler (1994)
Maaile (1995)
Seke Seke (1997
Alavara (1999)
Mekânım Datça Olsun (1999)
En Uzak Mesafe
Benim Adım Firuzansa Ne Olayım
Cazcı firuzan (1997)
Hotuhların dramı
Bilmelisin ki
Biraz alıştım
Kadın dediğin
Bördübet'ten Sedir Adası'na
YüzKitabı Şiirlerimden Seçmeler(2010)
-Çevirileri
Hamlet (Shakespeare)1992. İstanbul: Papirüs Yayınları, 1996.
Bahar Noktası (Bir Yaz Gecesi Rüyası'nın çevirisi) (Shakespeare) 1981. İstanbul: Papirüs Yayınları, 1996.
Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby, F. Scott Fitzgerald), Ağaoğlu Yayınevi, İstanbul, 1964.
Yeni Başlayanlar İçin Marx (Marx Para Principantes) 1977.
Salozun Mavalı (Peter Weiss)Bilgi Yayınları
4 Temmuz 2011 Pazartesi
Kafam Kıyak
en bağlayıcı emek
kutsanmış bir bayrak altında
iki yakanı bir araya getirmeye
çalışmaktır.
başkalarıyla
niyet benzerliği
aptalı
kaşiften ayırır.
bunu herhangi bir
bilardo salonunda,
hipodromda,
barda, üniversitede
ya da kodeste öğrenebilirsin.
insanlar yağmurdan kaçar
ama su dolu küvetlerde
otururlar.
milyonlarca insanın
hidrojen bombasından korkması
epey kasvetli
ancak
zaten yaşamıyorlar ki.
yine de para kazanmaya
kadın kapmaya
mantıklı davranmaya çalışmayı
bırakmıyorlar.
ve sonunda Büyük Barmen
olanca beyazlığı ve saflığı
gücü kuvveti ve gizemiyle öne eğilip
yeterince içtin, der,
tam da keyif almaya başladığında.
Charles Bukowski
kutsanmış bir bayrak altında
iki yakanı bir araya getirmeye
çalışmaktır.
başkalarıyla
niyet benzerliği
aptalı
kaşiften ayırır.
bunu herhangi bir
bilardo salonunda,
hipodromda,
barda, üniversitede
ya da kodeste öğrenebilirsin.
insanlar yağmurdan kaçar
ama su dolu küvetlerde
otururlar.
milyonlarca insanın
hidrojen bombasından korkması
epey kasvetli
ancak
zaten yaşamıyorlar ki.
yine de para kazanmaya
kadın kapmaya
mantıklı davranmaya çalışmayı
bırakmıyorlar.
ve sonunda Büyük Barmen
olanca beyazlığı ve saflığı
gücü kuvveti ve gizemiyle öne eğilip
yeterince içtin, der,
tam da keyif almaya başladığında.
Charles Bukowski
Mustafa Küpçü
Uygar bir ülkede insan yavrusu yeteneğine göre eğitilir ve her koşulda yüreklendirilir. Aklı hiçe sayan ve güçlülerin boyunduruğunda köle ruhu ile yaşayan toplumlarda ise, insan yavrusunun yetenekleri törpülenir, aklı alınır, sürünün içine salınır!
Nesrin Cansever
CEVAP ANAHTARI
Uç git rüyalarımın habercisi
Kat rüzgarlarına beni de
Çıkamayacağım doruk, yaşayamayacağım özgürlük ol
Zamanın ötesini gören gözlerim ol
Yağ kıraçlarına ruhumun esinlensin
Cevap anahtarım ol ömrümün ahir sınavında
Kar tanesindeki kristal berraklığında
Nefsimin muhakemesi ol
Ana sütünün saflığında
Yanan kibrit çöpü sıcaklığı parmaklarımda
Rutubet kokulu kaldırımlardaki yalnızlığımda
Gazetelerin kenarlarına saçmaladığım mısralarımda
Ayyaşın ispirto mesaisine benzemesin hayatım
Bulan köpeköldüren içsin ama köpekler ölmesin
Doyursun dünyevi açlığımı yaratan
Bir tek ruhumu esirgesin
Cevap anahtarım beni mahcup etmesin.
Tahir ÖZCAN
Kat rüzgarlarına beni de
Çıkamayacağım doruk, yaşayamayacağım özgürlük ol
Zamanın ötesini gören gözlerim ol
Yağ kıraçlarına ruhumun esinlensin
Cevap anahtarım ol ömrümün ahir sınavında
Kar tanesindeki kristal berraklığında
Nefsimin muhakemesi ol
Ana sütünün saflığında
Yanan kibrit çöpü sıcaklığı parmaklarımda
Rutubet kokulu kaldırımlardaki yalnızlığımda
Gazetelerin kenarlarına saçmaladığım mısralarımda
Ayyaşın ispirto mesaisine benzemesin hayatım
Bulan köpeköldüren içsin ama köpekler ölmesin
Doyursun dünyevi açlığımı yaratan
Bir tek ruhumu esirgesin
Cevap anahtarım beni mahcup etmesin.
Tahir ÖZCAN
Oradan Bakınca Neyimi Görebiliyorsun?
Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezinirken
yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :
- Buraların yabancısıyım...
Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler...?
Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :
- Ben de buraya ilk defa geliyorum demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş.
Çocuk:
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.
Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği nerden
biliyorsun?
- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.
Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,
fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde farketmiş çocuğun kör olduğunu.
Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini...
Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.
Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, senin benden iyi gördüğündür.
yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :
- Buraların yabancısıyım...
Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler...?
Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :
- Ben de buraya ilk defa geliyorum demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş.
Çocuk:
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.
Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği nerden
biliyorsun?
- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.
Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,
fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde farketmiş çocuğun kör olduğunu.
Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini...
Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.
Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, senin benden iyi gördüğündür.
YORUMSUZ
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
Orhan Veli
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
Orhan Veli
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne Çıkan Yayın
MAGNUM
Yalanla kurduğunu, Yalnız kendin yaşarsın. Hayatı yarışma yapanlar, Yaşamayı nasıl başarsın. Duyuldukça adın, Yaşam üzerinden taşar. En iy...