25 Ocak 2013 Cuma

TOPLUMUN AHLAKI YOK OLURSA




Habertürk’te sevgili arkadaşım Murat Bardakçı’nın yönettiği «Tarihin Arka Odası» adlı programı seyrederken, Murat bir kez daha beni şoke etti: Şenay Yüzbaşıoğlu’nun söylediği «Sev kardeşim» adlı şarkının bestesinin İsrail’li bestekâr Nurit Hirsch’in bir bestesinden çalınma olduğunu belgeledi ve ekledi: «Türk pop müziği diye bilinen müzikteki bestelerin çoğu çalınmadır!»

Bu beni şoke etti ama, şoke olmamın sebebi bilinçaltında beklediğim bir şeyin birdenbire gerçek olduğunu öğrenmemdi. Yani Türkiye’de hoşa giden pek çok şeyin çalınma olduğunu zaten biliyordum. Ama kesin örnekleri görünce insan derinden de kahroluyor.

Türkiye akademik dünyasında da hırsızlık gırla gider. İkide bir ortalık intihal iddialarıyla çalkalanmaz, çünkü intihalin sıradan bir şey olduğu gibi pek korkunç bir hissi toplum kanıksamıştır. Bunun nedeni bilimi, yaratıcılığı ciddiye almamasıdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yüzde doksanının bilinçaltında «bilim olsa da olur, olmasa da olur» inancı vardır. Bu kadar önemsiz (!) bir şeyde hırsızlık olmuş: Kime ne? Bu hissiyatı bizzat Türkiye’yi yönetenler paylaşmaktadır. Bilim hırsızlığından üniversiteden atılmış, akademik unvanı elinden alınmış ve bu kararlar bağımsız bir mahkeme tarafından tasdik edilmiş bir kişiyi Başbakan üstelik Millî Eğitim Bakanı yaptı, bir de sıkılmadan üniversiteye yüklendi «Benim arkadaşımın sizin vereceğiniz unvana ihtiyacı yoktur» diye! Madem öyle, Sayın Bakan o unvanı almak için neden intihale tevessül etmişti; YÖK yönetimi AKP yanlısı olur olmaz o unvan sözümona kendisine iade edildi (mahkeme kararı ve suç delilleri yerlerinde durduğu için tabiî bu «iâde-i itibar» ın hiçbir itibarı yoktur).

Ancak intihal suçunu işleyen bakan da bu toplumun çocuğudur. Çalınan besteyi çalan ve okuyana bu kadar itibar edilen bir toplumda kendisine yüklenilmesinin tek sebebini onun ve başbakanının politik husumet olarak görmesi doğaldır. Burada görülüyor ki, intihal suçunu bakan, toplumla paylaşmaktadır ve toplumun en az %50’si kendisini suçlu bulmamaktadır.

Türkiye’de toplum ahlâkının çok düşük olduğunu burada birkaç kere yazdım. Şimdi bir örnek daha vereyim. İTÜ’de Asistan Dayanışması adı altında yapılan bazı yayımları eleştirdiğim ve bir doktoranın altı seneden fazla sürmemesi gerektiğini savunduğum için, hakkımda internette bir karalama kampanyası başlattılar. Ne tüccarlığım kaldı, ne öğrencim olmadığı ne de parayla yayın yaptırdığım. Tabiî bunların ne kadar zırva olduğunu en küçük bir araştırma dahi gösterebilir. Üstelik bir üniversitede asistan olan bir kişi bunların zırva olduğunu zaten bilir. Ama belli ki bu bilgi pek çoğunda yok veya olduğu halde yalan söyleme yolunu tercih ediyorlar. Bunun sebebi toplumun böyle ahlâksızlıklara tepki vermemesi, onları boş vermesi, kabullenmesidir.

Balyoz davası hakkında gazete ve televizyonlarda yazılanlardan ve en son Milli Savunma Bakanımızın ağzından da öğrendiklerimizden sonra, o davaya bakan savcı ve hâkim heyetine göz göre göre yalan beyanı kullanarak insanların hürriyetlerini elinden aldıkları, yani adaleti yok ettikleri için meslekten el çektirilmesi gerekir. En azından uygar bir ülkede bu böyle olur. Ama Türkiye’de bu kimsenin umurunda bile olmamıştır. Yalan belgeleri «ortaya çıkaran» gazeteci bir televizyon kanalında kendisinin bu devletle bir hesabı olduğunu söylemesine rağmen, kendisi hakkında hiçbir takibat yapılmamış, söylediklerinin Balyoz davası hakkındaki düşüncelerde yaratması beklenen soru işaretleri oluşmamıştır.

Sevgili okuyucularım rahmetli Şenay Yüzbaşıoğlu’ndan bir bakanımızdan, üniversite öğrencilerimiz üzerinden Balyoz’a kadar bizi getiren bu düşünce zinciri bize şunu göstermekte: Türk halkını «gerçek» ilgilendirmiyor. Bunun sebebi, yüzyıllardır aldığı «inanç» eğitimidir. Görmeden, kontrol etmeden, muhakeme kurmadan inanmayı öğrenmiş bir toplum gerçeği aramaz. Gerçeği aramayan toplumda da size yukarıda sıraladığım türden rezillikler biribiri ardına gelir ve kimseyi rahatsız etmez. Tabiî bunun sonu felâkettir, muhterem dostum ve hocam Doğan Kuban’ın sık sık işaret ettiği gibi tüm Müslüman dünyasının içinde bulunduğu fecî durumdur. İşte Atatürk hayattaki tek kılavuzu bilim olarak belirlerken bunu kastediyordu. Buyrun seçin: Bir tarafta sormadan inanarak yalan içinde rezilane yaşamak, bir tarafta sorgulayarak emniyette ve onurla yaşamak.


                                                                                                             PROF.DR.CELAL ŞENGÖR

1 yorum:

Öne Çıkan Yayın

MAGNUM

  Yalanla kurduğunu, Yalnız kendin yaşarsın. Hayatı yarışma yapanlar, Yaşamayı nasıl başarsın. Duyuldukça adın, Yaşam üzerinden taşar. En iy...