24 Aralık 2013 Salı

Merkezdeki Ülke

maos
Tarih kitaplarından duymuşuzdur,Türkler’e karşı inşa edilen o büyük duvarı, Çin Seddi’ni. O duvarın aşılamazlığı ile dört nala geldiğimiz yurt edindiğimiz Anadolu topraklarında o uzak topraklara hep bir yakınlık hissetmişizdir. Ama bir o kadar da kendimizi hep Asyalı olarak tanımlamaktan kaçınmışızdır. Bu durum politika belirleyici olması gereken üniversitelerin ve kurumlarının dış politika çalısmalarında da aynı şekilde devam etmiştir. Batı değerleri merkezli dış politika diye tanımlanan dış politika anlayışımızı “Atlantik” merkezli bir yapıya çevirerek yönümüzü hep başkalarının belirlemesine alıştığımızdan denge kurmayı öğrenememişizdir. “Bölgesel ve küresel güç”, “dengeleri belirleyici ülke”, “dünyanın yeni merkezi Türkiye” söylemleri gazete sayfalarındaki demeçlerden öteye gidememesinin yanında; dış politika hataları ile kara çukurlarda can çekişir hale gelmişizdir.
Soğuk Savaş sonrası değişen dünyada fırsatları en iyi kullanan ülkelerin başında Türkiye gelmese de Çin Halk Cumhuriyeti uyguladıgı dengeli politikalar ile, bizim gazete manşetlerimizdeki gibi, dünyanın büyüyen bölgesel ve küresel aktörü haline geldi. Tabi ki de Türkiye ve Çin’in yapısal olarak bir birinden farklılıkları belirgin bir biçimde ortada. Benim bu yazıda üzerinde durduğum nokta tarihsel olarak hep “merkezdeki” olarak belirleyen iki eski uygarlıktan uzak asyamızdaki Çin’in küresel sistemdeki “yükselen” konumu.
Çin Halk Cumhuriyeti, Başkan Nixon’ın 1972 yılında ki ziyareti ile beraber Soğuk Savaşın yıkıcı etkilerinden soyutlanarak yeni sisteme entegre olmanın adımlarını atmıştı. 1989 Yılında yıkılan Berlin duvarı doğu bloğu ülkeleri ve Sovyetler Birliğini duvarın altında yıkıma götürürken; Çin’in yaşadığı kısa sureli şok Tianenmen ile sınırlı kalmıştı. Çin’de Tianenmen olayları ile beraber yükselen demokratikleşme trendlerinin başarı kazanacağı söylemleri devam ederken, daha otoriter ama ekonomik anlamda liberal ekonomiye bağımlı bir yapı kendini gösterdi. Çin dünyadaki demokratikleşme ve serbest piyasa söylemleri içerisinde kendi yerini salt kalkınmacı bir söylemle devam ettirdi. Yeni dönemde milliyetçi ve vatansever söylemlerle harmanladığı sosyalist anlayışı ülkenin kalkınması için meşruiyet sağlayıcı bir araç olarak kullanmayı hedeflemekteydi. Soğuk savaş sonrası dönemde yeni oluşan koşullar Çin için fırsata dönüştürülebilirdi ve öyle de oldu.  Deng Xioping’in pragmatik düşünce yapısının bir ürünü olan “1 ülke 2 sistem” söylemi altinda Hong Kong ve Macau 1 Temmuz 1997 tarihinde anavatana dahil oldular. Bu diplomatik başarı Çin’in yeni dönemdeki karakterinin ilanı niteliğindeydi. Çin Halk Cumhuriyeti siyasal ve ekonomik alanda barışcı yapısı ile hareket ederek ekonomik gelişiminin sürdürülebirliğni sağlayacaktı ve statükonun devamını sağlayarak bölgesindeki barışcı ortamın revizyonist ya da çatışmacı bir karakterle değiştirilmesine engel olacaktı. Bu yüzden, Soguk Savaş sonrası Çin’in önceliği  içerde kalkınmayı ve sosyal dengeleri sağlayarak bölgedeki dengeleri barış içerisinde tutmaktı. Ekonomik gelişme ve kalkınma söylemi küresel sistem içerisinde var olma isteğiydi; bir bakıma da Çin’in kendi içerisinde en büyük meşruiyet temelini oluşturmaktaydı. Bu bakımdan 2000li yılların ortalarına kadar Çin içerde ve dışarda söylemsel ve eylemsel olarak barışcı yapısını sürdürmeye çabaladı.
Sistemin parlayan yıldızı olan ve kavramsal olarak karşıt olduğu sistemde cift haneli yüzdelik dilimlerle yükselen Çin, sistemin çatışmacı karakteri ile bölgesel ve küresel çıkar çatışmalarının kendi egemenlik alanlarına yönelmesi ile yüzleşti. 2000’li yıllarda artan bölgesel ve küresel catısmalar Çin’in etki alanlarına yöneldi. Çin Başbakan Wen Jiabao bu dönemde resmi olarak “barışcıl yükselişi” ilan etse de; Çin farkında olduğu ama yüzleşmek istemediği çatışmacı yapının kendini hissettirdiğiydi. Birçok Siyaset Bilimci Çin’in yapisinda temsil ettiği değerler toplamının Liberal ekonomik sistemle taban tabana zıt konumda olduğu ve Çin’in otoriter yapısının sistemin devamlılığı açısından bir tehlike oluşturduğunu iddia etmektedir. Yani Çin’in ne kadar barışcı bir söyleme sahip olursa olsun yükselişi diğer yapısal aktörler ve sistemin bütünü için tehlike oluşturmaktadır. Bu görüşün yükselen ekonomik dalgalanmalar ve kırılmalar ile geçerliğini koruduğu aşikar olsa da Çin’in halen statükoyu koruyarak yapının devamlılığını sağlama mücadelesi de gözle görülmektedir. Çin ekonomik  ve siyasal gücünü sistem içinde artırarak  ve karsılıklı bağımlılık ilişkileri ile yerini sağlamlaştırmayı denesede, bölgesel ve küresel çatışmaları etkisinden soyutlanamayacağı görülmektedir. Son dönemde bölgesel ve küresel düzlemde oluşan çatışmalarda daha dinamik bir yapı kazanması oluşabilecek siyasal değişimlerden ve sistemsel değişimlerden ayrı tutulmama mücadelesidir. Bu mücadelelerin artarak devam etmesi de ters bir düzlemde Çin’in etrafında ya da yakın bölgelerindeki sıcak çatışma tehliyesini orataya çıkaracaktır. Bu sıcak çatışmaların en yoğun olacak muhtemel alan ise hegemon güçle psikolojik  çatışmanın en yoğun görüldüğü Asya-Pasifik bölgesidir. Bu bölgedeki kaynayan sularin bölgesel catışmaları küresel düzleme çekmesi olasılığını kuvvetlendirmektedir. Böyle bir çatışma riskinin devam ettiği Asya-Pasifik’teki güç yarışı gün geçtikçe artarak devam etmektedir.

“Zhong Guo (中国)” (Çin Halk Cumhuriyeti)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

MAGNUM

  Yalanla kurduğunu, Yalnız kendin yaşarsın. Hayatı yarışma yapanlar, Yaşamayı nasıl başarsın. Duyuldukça adın, Yaşam üzerinden taşar. En iy...