27 Şubat 2015 Cuma

İYİ Kİ DOĞDUN DENİZ !..



"..kağıt bir gemidir devrim / bütün gemiler / hurdaya çıksa da sonunda / taşıdığı özgürlük şiiriyle / batmadan yüzer nicedir / dünya sularında / kim bilir kaç yunus görmüş / kaç DENİZ GEZMİŞ...Sunay Akın"

22 Şubat 2015 Pazar

AYDINLIK ve KARANLIK


Bilge Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel'in de dediği gibi…                                                                        
Yüzü geriye dönükler, ileriye giden bir vasıtada ters olarak oturanlar gibidir. Uzaklaşan nesneleri, geride bıraktıklarını kayboluyor zannederler. Akılları karışır, ıstırabtadırlar, sıkıntılıdırlar, çoğu zaman da bunda samimidirler. Yüzü ileriye dönük olanlar ise önlerinde çok küçük duran uzak hedeflerin ilerledikçe büyüdüğünü görürler. İyimserdirler. Geleceğe umutla bakarlar ve gayretlidirler.


Kısa ve net. İki dünya görüşünün savaşıdır Cumhuriyet.

Tahir ÖZCAN

17 Şubat 2015 Salı

GÖT

can yücel
Can Yücel
Bir şiirinde göt lafını kullandığı için mahkemeye çıkar Can Yücel ,hakim sora",niye göt" dedin diye. Tamam hakim bey ama önce bir şey anlatayım der,başlar anlatmaya.
Bir köyde ateşli bir hasta vardır, kasabaya doktora getirir hastayı köylüler. koca devletin koca doktoruna. Doktor hastaya fitil verir ve köye döndükleri gibi hastaya fitili anüsten vermelerini söyler köylülere.
Köylüler 'tamam dohtor bey' deyip köye giderler. Köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez.
Bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. Hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir. Bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. Ne cür'et değil mi doktoru arayacak bir  köylü. Neyse durumun vahameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. Bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar, "biz ne yapacaamızı bilemedik dohtor bey" filan der. Karşıdan doktor bir şeyler söyler. Muhtar döner arkasına: "makattan verin dedi dohtor" der.
Yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar
falan, ama makat nedir bilen yoktur yine. Hasta ise gitti gidecek, ateşler içinde kıvranıyor baya.
İhtiyar meclisi toplanır. Son çare, doktorun bir kez daha aranmasına
karar verilir. Yine kimse aramak istemez doktoru. Nihayetinde yine
biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bir yandan söylenmektedir:
"çok kızacak dohtor çok!" diye.
Sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bir şeyler söyler yine.
Telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner: "çok kızacak
demiştim; götüne sokun dedi"
Sonrada hakime döner"şimdi hakim bey size soruyorum,göte göt denmez de ne denir, bu memlekette." 

15 Şubat 2015 Pazar

İDAM



     DAHA ÖNCEKİLER GİBİ ''ÖZGECAN'' OLAYINDAN SONRA DA
BAŞLAYAN ŞU İDAM GERİ GELSİN SAÇMALIĞINDAN SIKILDIM.
BÖYLE BİR ÜLKEYE İDAMI GERİ GETİRMEK ÇÖZÜM MÜ?
GEÇMİŞTE BOŞ YERE İDAM EDİLENLERİ NE ÇABUK UNUTTUK.
FAİLİ MEÇHULLERİN İDAM EDİLMESİ GEREKEN MAKTULLERİ ECELLERİYLE
ÖLMEDİ Mİ BU ÜLKEDE.
      BU CİNAYETLERİN SEBEBİ İDAMIN OLMAMASI DEĞİL.
İLERİCİ MODERN BİR EĞİTİM SİSTEMİ OTURTAMADIĞIMIZ,SAÇMA SAPAN GELENEKLERDEN DOGMALARDAN KURTULAMADIĞIMIZ, ÖZGÜR DÜŞÜNCEYİ BİREYCİLİĞİ HAKİM KILAMADIĞIMIZ VE YETERİNCE AYDINLIK NESİLLER YETİŞTİREMEDİĞİMİZ İÇİN VAR BU CİNAYETLER.
AYRIMCILIK VAR EŞİTLİK YOK, İNTİKAM VAR HOŞGÖRÜ YOK, ÇIKARCILIK VAR
SEVGİ YOK, BU YÜZDEN İNSANİ DEĞERLER YOK BU ÜLKEDE.
HELE DİKTATÖRLÜĞE EVRİLEN İKTİDARIN YENİ İÇ GÜVENLİK YASASINI
ÇIKARTMAK İSTEDİĞİ ŞU GÜNLERDE TAM ARADIĞI ŞEY.
   İDAM GELSE NE OLACAK? HAK EDENLER KAYIRILIP KURTULACAK,
ÇOĞUNLUKLA MASUMLAR ÖLECEK.
ÖRNEK Mİ: DENİZ GEZMİŞ, ERDAL EREN, ADNAN MENDERES BİLE SAYILABİLİR
HAKSIZ ASILANLAR ARASINDA. UĞUR MUMCU'NUN, ÇETİN EMEÇ'İN,
MADIMAKTA ÖLENLERİN FAİLLERİ NEREDE. ÖRNEKLER SAYFALARA
SIĞMAYACAK KADAR ÇOK.

Tahir ÖZCAN

8 Şubat 2015 Pazar

TEYZE

Demir kafeslerle ayrılmış büyükçe bir avlunun kenarında yürüyorduk. Birkaç Alman turistin gürültülü itirazları dikkatimizi çekti. Alman grup içeri girmeye çalışıyordu ama kapıdaki Arap görevliler bunu kabul etmiyordu: “Az önce izin verilen kafile Türklerden oluşuyor ve buraya sadece Türkler girebilir.”
Hayatı boyunca ayyıldızlı pasaportun külfetine katlanmış bizlere, bu ayrıcalık “köpeği ısıran adam” etkisi yaptı. Okul bahçesinde andımızı söylediğimiz günden beri ilk kez yüksek sesle haykırdım: “Türküm. Biz Türküz. Biz de girebilir miyiz?”
Arap görevli şaşırtıcı bir nezaketle kapıdan çekildi ve ardımızda kalan kıskanç Almanlara pis pis sırıtarak avluya girdik.
Şam’da Süleymaniye Külliyesi’ndeydik. O günlerde Esad Junior henüz “sabrımızı” taşırmamıştı ve Berlusconi Kaddafi’nin elini iştahla öpüyordu. İçeri kabul edildiğimiz bölümde küçük bir mescit ve hemen yanındaki alanda yirmi kadar mezar vardı. Türk kafilenin arasına karıştık. Türkçe bilen Arap bir türbedar kafileye rehberlik yapıyordu. Yanında da Türk olduğunu daha sonra öğrendiğimiz sessiz bir üniversite öğrencisi vardı.
Mezarlar Osmanlı soyundan gelen kişilere aitti. Neredeyse tamamı en fazla kırk elli yıllık, yeni mezarlardı. Türbedar her mezarın başında duruyor, teatral bir tonlamayla meftanın şeceresini ve adını söyledikten sonra “el fatiha” diyordu.
Dinleyiciler, annem gibi, karşı komşularımız Nuriye ve Muzaffer Teyze, yan komşumuz Hatice Teyze gibi “teyzeler”den oluşmuştu. Çoğunluğu dul olan bu kadınlar, uzun mantolarını ve harika desenlere sahip ipek başörtülerini bir üniforma gibi taşır, hamur işi yemekten hamur gibi oldukları için paytak paytak yürürler. İstanbul’da Eyüp veya Sultanahmet civarında, Konya’da veya Bursa’da, otobüslere doluşmuş cami cami gezen böyle teyze kafileleri bolca vardır. Suriye ile cicim ayları yaşadığımız o günlerde cami gezgini teyzeler Şam’a kadar ulaşmıştı demek.
Türbedar nihayet sonuncu mezarın yanına geldi. Bu mezar diğerlerine göre en gösterişsiz olandı. Her mezarın yanında acıklı bir sesle takdimde bulunan rehberimiz bu kez tanıtacağı mezar gibi mütevazi bir tonla konuştu: “Burada yediyüz yıl dünyayı yönetmiş Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı Vahdeddin Efendimiz yatıyor. Ruhuna el fatiha”
Ben bile afalladım. Vahdeddin’in mezarının bu külliyede olduğunu biliyordum ama onun farklı bir bölümde, burası gibi bir bahçe kenarında değil de, tek başına ve gösterişli bir yerde olacağını düşünüyordum. Sanırım herkes böyle düşünüyordu. Teyzelerden birkaçı fenalaşmış gibi çığlık attı. Osmanlı’nın ihtişamı ve bu ufacık mezarın kontrastı; yaşam, ölüm, haklılık ve haksızlık gibi onlarca duyguyu harekete geçiriverdi.
O ana kadar Arap türbedarın yanında sessizce duran üniversite öğrencisi, kafile bu duygu yoğunluğu içindeyken konuşmaya başladı. “Cemaat” tarafından oraya tayin edilmiş bu genç adam, konuşmasını adım adım ve ustaca yükseltti.
Tarihsel verileri üyesi olduğu ekole uygun biçimde dilediği gibi alıntıladıktan sonra hala şokta olan kalabalığa modernliğin vahşiliğini, Atatürk’ün gaddarlığını ve cumhuriyetin kötülüklerini anlatmaya başladı.
“Tamam artık uzatma” dedi yaşlı bir teyze. “İnsanların duygularını sömürmek için mi bekliyordun? İşine geldiği gibi konuşma. Osmanlı’nın reklamını yapmaya mı geldin?”
Çevredeki diğer teyzeler kadına hak verir gibi mırıldandı. Öğrenci kıpkırmızı olup sustu. Boynunu büküp uzaklaşırken “Bir dahaki sefere nasıl daha da sinsi biçimde cümleleri sıralarım?” diye düşünür gibiydi.
Teyzenin yanına gittim ve Bursalı olup olmadığını sordum. Biz sonradan geldiğimiz için o da bizi yabancı zannediyormuş. Teyzenin uzun paltosuna, desenli ipek başörtüsüne, ışıldayan mavi gözlerine baktım.
Kötünün kötü, iyinin iyi gibi olduğu dizilerin sığ ve bayık dünyası çevremizi sardı. Herkes bir kampta. Laik laik gibi olmalı, dindar dindar gibi. Hiçbir şeyi yorumlamaya, derinlemesine incelemeler yapmaya vakit yok. Kimse okumuyor ama herkes ha bire yazıyor. Olaylar karşısında muhakeme gücümüz hızla zayıflıyor ve bir köşede bekleyen sırtlanlar en zayıf anlarımızda vaaze başlıyor.
Sosyoloji, psikoloji ve felsefeden uzaklaştıkça dünyayı klişelerden ibaret görmeye başlıyoruz. Bu klişeleri okşayan esnafça yazılar, sinsice haberler veya çarpıtılmış filmler hoşumuza gidiyor. Duymak istediğimizi duymak, görmek istediğimizi görmek istiyoruz. Bunun aksini yapmaya girişen herkesi lanetlemeye ve yok etmeye hazırız.
Neyse ki insan bir klişe değil. Neyse ki o başörtülü teyzelerin büyük bölümü yeri geldi mi “Yeter artık, uzatma” diyecek kadar bilgeler.
Toplum mühendisliği şehveti gitgide artan, altın neslin iktidara geleceği gün hayaliyle köpüren, fani alkışların coşkusuyla gözleri kararmış, kendilerini fazlasıyla muktedir sanan bazı şaşkınlar var. Kaçırdıkları şey Sultan Süleyman’ın da olsa, Vahdeddin’in de olsa mezarın mezar olduğu. Ve çantada keklik sandıkları teyzelerin, bir gün gelip “Yeter artık, uzatma” diyebileceği.
Çocuklarına güzel öğütler veren, onların çalışması, toplumda saygı görmesi için kıt kanaat gelirlerle bir ömür didinen teyzecikler. İki kitap okur okumaz hatalarını gördüğümüz, dünyanın bütün sülüklerine hovardaca dağıttımız sabrımızı esirgediğimiz, her boku bildiğimiz için hep tepeden konuştuğumuz annelerimiz.
Bu satırları yazarken bir “bip bip” sesi duyuyorum sokaktan gelen. Cenaze nakil aracının sesi. Birazdan çok sevdiğim örnek bir insanın, yan komşumuz Hatice Teyze’nin cenazesini kaldıracağız. Geçen ay da Muzaffer Teyze gitmişti.
Ne mutlu ki kenar mahalle çocuğum. Ne mutlu ki hayatım böyle teyzeler içinde geçti. Ne mutlu ki onlar hep varlar; bazen sadece hayallerimizde nefes alsalar da.
Ateş İlyas Başsoy (BirGün - 2012)

3 Şubat 2015 Salı

MUTLULUK



Yakınımda bir yerlerde
Bir an görünüp
Çok zaman kayboluyor
Saklanmayı seviyor
Kaçıp kovalanmak istiyor
İki kuruşluk keyfime
Limon sıkmaya bayılıyor
Şımarık galiba şu MUTLULUK
Kendini ne sanıyor.

Ben  04-02-2015

Yalnız Balina

29 Ocak 2015 Perşembe

YAŞAYAN ÖLÜ



İki büyük korkum vardı.
Ruhumdan hızlı yaşlanan bir beden,
Yalvaracak kadar aciz kalmak ölmeden.
Seninle tanışmadan önce.
Çığlıklarım beyhude...
Kimse ne cinayetime aldırdı,
Ne de cenazemi kaldırdı.
Yaşayan ölülere karışmadan önce.

Tahir ÖZCAN   01-2015

23 Ocak 2015 Cuma

Karı, Kariyer, Kadın...

Haber görseliTürkiye’de yeni yılın ilk bebeğinin ehlimüslim bir aileden doğması ve kendilerine hayırlı olsuna giden bakanınMüezzinoğlu adını taşıması, elbet raslantı değildi. 
Hastanede bakan ve bakılanların oluşturduğu tablo, yakın gelecekteki toplumsal ahenk afişi. 
Herkes, Bakan Müezzinoğlu’nun “Kadının yegâne kariyerianneliktir” düsturuna takıldı. 
Oysa Sağlık Bakanı daha iyisini becerdi. 
Üç çocuk sahibi aile babasına dönüp, sanki çocukları erkekler yalnız yaparmış gibi, “Aferin sen söz dinleyenlerdensin” dedi. 
Böylece kadınların yegâne kariyeri annelikte bile “yönetici” olamadığı ve “en az 3 çocuk yapın” emrinin kocalara verilip, karıların sadece “karın işçisi” sayıldığı anlaşıldı. 
Kadının ismi yoktu, artık cismi de yok. 
Eski çağlardan hortlayan bu hazin cinsiyet ayrımcılığı, AKP rejimi için öylesine sıradan ki tersi olsaydı şaşardım!
***
İnsanlık tarihinde, tüm baskı rejimleri erkek egemenliğine dayalıdır. Ve kurdukları baskı düzeni ister din odaklı olsun, ister olmasın, tüm despotlar daima “errrkek”tir, sayın seyirciler... 
Rejimin adı imparatorluk, krallık ya da cumhuriyet olabilir. 
Despot, din adamı kılığında bir papa, sarıklı bir molla, kravatlı bir yobaz, asker üniformalı bir darbeci, faşist ya da komünist bir diktatör olabilir. 
Kimi ırk ayrımcılığı yapar, kimi din, kimi de ideoloji... 
Ama hepsinin ve dayandıkları baskı rejiminin şaşmayan ortak noktası, cinsiyet ayrımcılığıdır. 
Hangi cinsiyete diğerine eşdeğer önem biçmediklerini, bilmem söylemeye gerek var mı? 
Baskı devleti dediğiniz, faşizme karşı savaşan komünist bir cumhuriyet, laikliği tepeleyen bir şeriat cuntası da olabilir... 
Ama istisnasız hepsinin, “kadın kısmı”na ilişkin toplumsal tanım, konum ve görev projesi aynıdır!
Bu projenin en vurucu kısaltması, Alman Kayzer’i II. Wilhelm zamanında Kinder,Küche und Kirche (çocuk, mutfak ve kilise) ya da 3K diye anılan üçgene tıkılmıştır. 
Kilisenin yerine koyun cami; sanırım bizim ellere de yabancı sayılmaz...
***
Kadının 19. yüzyıldaki toplumsal konum ve görevini belirleyen formülün ilk 2 K’si ise 21. yüzyılda Nazi Almanyası’nın şiarı olmuştur. 
Adolf Hitler, 1934 Eylül ayında Nasyonal Sosyalist Kadınlar Örgütü’ne çektiği söylevde, Alman kadının evrenini, “koca, aile, çocuklar ve ev”le sınırlar. Führer’in“kahraman” dediği kadın, “sonsuz özveri ve sebat”la Almanya’nın hizmetindedir. En az 4 çocuk yapmalıdır! 
Nazi Propaganda Bakanlığı’nın Kinder und Küche diye özetlediği kadın politikası, 4 çocuktan fazla doğuran kadınları “Alman Anası Onur Haçı” madalyasıyla ödüllendirir. 
Naziler 3K’den kiliseyi kaldırmışlardır ama İsa’nın gerildiği haç, asla uzak değildir. 
Zaten doğurgan “Alman Anası”nın ödülü de salt madalya değildir. 
Hitler 1933’te “seçimle” iktidarı ele geçirdikten öteye, Nazi Partisi yeni evlilere 9 aylık ücrete eşdeğer 1000 Mark faizsiz kredi veriyordu. Çiftler, ilk çocukta bu kredinin 250 Mark’ını, ikinci çocukta 500’ünü, dördüncü çocukta hepsini geri ödemiş sayılıyordu.
***
Nazi Almanyası’nda uygulanan 2K politikası sürecinde, çalışan kadınlar ev kadınlarına verilen sosyal haklardan yararlanmak için işlerinden ayrılmaya zorlandılar. 
Tıp, hukuk ve devlet kadrolarına salt erkekler istihdam edildi. 
Nazi orduları cephelerde ağır kayıplara uğrayıp, istihdam edilecek erkek safları seyrelmeye başlayınca... 
Üçüncü Reich, “Alman Anaları” mutfaktan çıkmaya ve eksilen erkek işgücünün yerini almaya çağırdı. 
Kadınların iş hayatına dönüşüne doktrine göre kılıf uyduruluyor, “Almanya’nın size ihtiyacı var”, “Nasyonal Sosyalizme hizmet” propagandası değişmiyordu. 
Peki, kadınların döndürüldüğü iş dünyası, çalışma hayatı neydi? 
Nazilere sekreter, metres, hastanelere hemşire, “alt ırk”tan kadınların kapatıldığı temerküz kamplarına çavuş, gardiyan, işkenceci ve cellat olmak... 
Wendy Lower’ın “Hitler’s Furies” başlıklı belgesel kitabı, Alman kadın nüfusunun üçte birinin Nazi rejimine hizmette erkeklerin şiddet ve acımasızlığına parmak ısırttığını ortaya koyar.
***
Türkiye’de durum farklı mı? 
Hayır, daha beter! 
3K politikasının İslami versiyonu, tek kocaya bazen birden çok karıyı hem analık kariyeri, hem tesettür, hem de mutfağa kapatarak, Almanya’nın 19. yüzyıl Kayzer sultasını katladı. 
Kadın ya da erkek, hâlâ özgür iradeyle düşünebilen bizler; özgürlükleri elinden alınıp erkeğe verilen bu kadınların nasıl olup da böylesi bir eşitsizlik ve esarete din adına sahip çıktıklarını, hatta şiddetle savunduklarını merak ediyoruz... 
Sanırım ayrımcılığa razı, eşitsizliğe gönüllü itaatkârlığın açıklaması da 2K politikasının sonunda Alman faşistlerin “dava” için dışarda çalışma izni verdiği ve erkeklerden daha sadist çıkan kadın Naziler olgusunda saklı. 
Ülkemizde işsiz erkek bol ve istihdam eksikliği çekilmediği için, karılık, analık ve mutfak arasında sıkışan kadınlarımız, henüz mazoşist evreyi aşamadılar!
G NOKTASI 
ON DİZE 
Biz hayatı nasıl da severiz Bütün gücümüzle avuçlarız onu. Susarız, zaman açar çiçeklerini Ağlarız, yağar yağmurları yalnızlığın Ölümü istemek gibidir de aşkımız Ondan hayatı kendimize yakıştırmak isteriz Ama sededir de hayatımızın bir yanı; Çekiliriz akşamların kenarına fark edilmeyiz. F. TUĞRUL OKAY 
“Aslında tek bir ırk vardır: İnsanlık.” 
JEAN JAURES

MİNE G. KIRIKKANAT

21 Ocak 2015 Çarşamba

GÖBEKLİ TEPE

DÜNYANIN ÇÖZEMEDİĞİ GİZEM: GÖBEKLİ TEPE

    Gobelitepe
Her şey, 1983 yılının sıradan bir gününde tarlasını karasabanla sürmekte olan bir çiftçinin, toprak altında bulduğu oymalı taş ile başladı!
İhtiyar çiftçi, dünyanın gelmiş geçmiş en ‘gizemli’ arkeolojik kazılarından birini başlatacağından habersizdi.
1996 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü’nün başkanlığında Alman Arkeolog Harald Hauptmann danışmanlığında başlatılan çalışmalar, başlangıçta sıradan bir arkeoloji çalışmasını andırıyordu! Kazı devam ettikçe, klasik bir arkeoloji araştırmasından beklendiği gibi, ortaya çıkan bulguların soru işaretlerini aydınlatacağı umuluyordu.
Fakat soru işaretlerini gidereceği düşünülen bulgular, tam tersine kafa karıştırmaya başladı! Kazı alanı belirginleşmeye başladıkça, arkeologların şaşkınlığı daha da arttı! Ortaya çıkan yapılar, heykeller ve simgeler, insanlık tarihiyle ilgili bildiğimiz hiçbir şeyle uyuşmuyordu!
23 Nisan 2008’de The Guardian’ın attığı başlık kafa karışıklığını oldukça iyi anlatıyordu: “Arkeologları Sersemleten Kazı Alanı!”
Şanlıurfa’nın 17 kilometre doğusunda yer alan Göbekli Tepe’nin ünü bir anda dünyaya yayıldı! Konuyla ilgili haber ve köşeyazıları katlanarak artmaya başlamıştı! Herkes, hiçbir tarihçi ve arkeologun tatmin edici bir açıklama getiremediği Göbekli Tepe’yi konuşmaya başladı!
Gobelitepe-2
Peki neydi Göbekli Tepe’yi bu kadar esrarengiz kılan?
Göbekli Tepe kafa karıştırıcıydı çünkü, her şeyden önce tamı tamına 12.000 yaşındaydı!
Bu, insanlık tarihiyle ilgili bugüne kadar bildiğimiz her şeyi yerle bir ediyordu! Yazılmış on binlerce kitap ve yüz binlerce makaleyi çöpe attıracak bir bilgiydi bu!
Çünkü bugüne kadar yaptığımız arkeolojik kazılar ve buna dayalı olarak geliştirdiğimiz tarih bilimi, insanlığın 12.000 yıl önce henüz ‘emekleme’ çağına bile geçmemiş bir bebek olduğunu söylüyordu!
Tarih kitaplarına göre o çağlarda yaşayan insanın, henüz avlanarak ve bitki toplayarak hayatını sürdüren, dili, dini, kültürü, sanatı olmayan, yerleşik yaşama bile geçmemiş bir ‘sürü’ olması gerekiyordu!
Halbuki Göbekli Tepe’de devasa büyüklükte kayaların ayağa dikilmesiyle oluşturulmuş, özenle inşa edilmiş, özenle süslenmiş 8 ila 30 metre çapında 20 adet tapınak bulunmuştu! Tapınakta 3 ila 6 metre büyüklüğünde, 60 ton ağırlığa ulaşabilen T biçiminde dev heykeller yer almaktaydı!
Tarih bilimi altüst oluyor!
Klasik tarih biliminde, insanlığın büyük dönüşümünün M.Ö. 10 bininci yıllarda, tarımın bulunuşuyla başladığı varsayılıyordu!
Tarım yerleşik hayatı, yerleşik hayat da “binlerce yıl içinde” kültürü, sanatı ve dini, yani “Uygarlığı” meydana getirmişti.
Klasik uygarlıklar sıralaması şöyleydi:
Sümer Uygarlığı (İÖ.4000): Dicle ve Fırat
Mısır Uygarlığı (İÖ.3500 ): Nil Nehri
Maya Uygarlığı (İÖ. 2600): Güney Amerika
Hint Uygarlığı (İÖ.2500): İndüs Irmağı
Çin Uygarlığı (İÖ.1500): Sarı Irmak
Dikkat edilirse, ilk uygarlık olarak bilinen ve taş yapılar yapabilme kapasitesine sahip ilk topluluk olduğu düşünülen Sümer Uygarlığı’nın bile İ.Ö. 4000 yılında ortaya çıktığı görülmektedir!
O halde Sümerler’den 7.000 yıl önce, insanlığın henüz ok ve zıpkınlarının ucuna keskin taşlar bağlamayı bile yeni öğrendiği düşünülen bir çağda, bu büyüklükte yapılar nasıl inşa edilebilmişti?
Bilim insanları, aynı soruların benzerini daha önce İngiltere’deki “Stonehenge” ve Mısır’daki “Piramitler” için de sormuşlardı! “Teknolojinin bu denli geri olduğu bir çağda, insanlık bu büyüklükteki yapıları nasıl inşa edebilir?” sorusu, başlıca merak konusuydu!
Göbekli Tepe bulguları, bu soruları bile ‘anlamsız’ hale getirdi!
Zira Şanlıurfa’da ortaya çıkarılan tapınaklar, Stonehenge’den 7000, Piramitler’den 7500 yıl eskiydi!
Gobelitepe-3
Bazı taşlar Stonehenge’dekinden çok daha iriydi ve Stonehenge taşları kabaca oyulmuş, özelliksiz kayalardan oluşurken, Göbekli Tepe’dekiler ince resim ve işlemelerle donatılmıştı!
Göbekli Tepe’deki dev kaya-heykelleri inceleyen National Geographic araştırmacısı, konuyla ilgili belgeselde meseleyi özetleyen şu cümleyi kuruyordu: “Bu dönemde yaşayan insanların bu tapınakları yapabilmesi, üç yaşında bir çocuğun elindeki oyuncak tuğlalarla Empire States’i inşa etmesine benziyor!”
Anlaşılması güç sembolizm!
İnsanlığın Sümer ve Mısır yazısını daha yeni çözdüğünü ve bu toplumları anlamak için bu yazılı metinleri kullandığı düşünülürse, Göbekli Tepe’nin daha uzun süre “gizem” olarak kalacağını söyleyebiliriz.
Zira 12 bin yıl önce yaşayan bu insan topluluklarıyla ilgili elimizde “yazılı” hiçbir bulgu yok!
Günümüzden o kadar eskide yaşamışlardı ki, “Kimdiler, neye inanırlardı, nasıl yaşarlardı ve ne düşünürlerdi?” gibi sorulara verebileceğimiz hiçbir yanıt bulunmuyor!
Kayalar üzerine işlenen motiflerin anlamını çözmek bu yüzden oldukça zor.
T şeklindeki sütunların tümü, ‘insan şeklinde’ resmedilmiş. Ellerini kasıklarının üzerinde birleştiren dev insanlar. Yine Göbekli Tepe’de bulunan ve dünyanın en eski heykeli kabul edilen heykel figürü de, yine ellerini kasıklarında birleştirmiş bir insanı betimliyor. Bu ve buna benzer sembolizmlerin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor!
Gobelitepe-4
Üstelik, Göbekli Tepe’deki gizem ve bilinmezlikler bu kadarla da sınırlı değil. 20 tapınak, inşa edilmelerinden tam 1000 yıl sonra tonlarca toprak taşınarak örtülüyor ve üzerleri tamamen kapatılıyor.
Yapımı için büyük çaba harcandığı belli olan bu muhteşem tapınakların neden daha sonra yine muazzam bir emek harcanarak gömüldüğünü anlamak mümkün değil!
Göbekli Tepe’nin gizemi o denli büyük ki, ona gösterilen uluslararası ilgi her geçen gün daha da büyüyor! Geçtiğimiz günlerde Göbekli Tepe’yi manşete taşıyan İngiliz Guardian Gazetesi, bölgenin yakında “Mısır Piramitleri” kadar ünlü olacağını açıkladı!
Belli ki, önümüzdeki yıllarda Göbekli Tepe daha çok konuşulur, daha çok tartışılır olacak. Türkiye’de yaşayan herkes, bunun ülkesi için ne kadar büyük önem taşıdığının bilincinde olmalı!
Gobelitepe-5

Öne Çıkan Yayın

MAGNUM

  Yalanla kurduğunu, Yalnız kendin yaşarsın. Hayatı yarışma yapanlar, Yaşamayı nasıl başarsın. Duyuldukça adın, Yaşam üzerinden taşar. En iy...