An itibarı ile dün ''ŞAİR'' ler günü idi
Kutlu olsun...
Zira şairliğe öykünen biri olarak
Yaşamın kendisidir şiir...
Kimi zaman lirik, kimi zaman romantik.
Kimi zaman iyimser, coşkun.
Kimi zaman karamsar, sakin.
Kimi ağlamaklı, kimi şen.
Akar gider içimizden...
Mart 2018
21 Mart 2018 Çarşamba
4 Şubat 2018 Pazar
BOB TUNÇ KARL
Sevgili DOSTumun anısına
Babalar oğullarını gömmemeli
İyiler niye önden gidiyor
İşte bir devir daha bitiyor
Demirin "Tunç" u da kalmadı
Atına bindi gitti...
Tanıdığım için şükrettiğim
Yaşam dolu neşe kaynağı
Kardeşim yitti..
Kötüsün ölüm hem de çok
Kalanların cefası mı bu
Seçmesini mi bilmiyorsun
Uzun ömür kötületin cezasıysa
Bizi neden oyalıyorsun
İyiler niye önden gidiyor
İşte bir devir daha bitiyor
Demirin "Tunç" u da kalmadı
Atına bindi gitti...
Tanıdığım için şükrettiğim
Yaşam dolu neşe kaynağı
Kardeşim yitti..
Kötüsün ölüm hem de çok
Kalanların cefası mı bu
Seçmesini mi bilmiyorsun
Uzun ömür kötületin cezasıysa
Bizi neden oyalıyorsun
Tahir 03/02/2018
RÜŞVET

Çocukların hiç bilmediği, gençlerin büyük çoğunlukla tenezzül bile
etmediği, yaş ilerledikçe insanlarda temayüz eden gayri ahlaki bir davranış.
Hatta öyle ki modernleşme ile şehirli kültürün gündelik hayatının bir parçası
olmuş bu hastalık. Üstelik te bulaşıcı. Toplumsal yozlaşmanın katalizörü. Diyebilirsiniz ki bu eskiden de böyle
miydi? Hem evet, hem hayır.
Gençliğimde okuduğum, ilk okuyuşumda çok komik gelen, aramızda
şaka konusu olan bir darb ı mesel vardı.
‘’Devlet'i Osmani
Ali'de terfi-i temayüz ilim irfan ile olmaz. Ya olacak kuvvetli iltimas, ya
olacak medeni haz, ya da olacak delikle temas.’’ Bu
günlerde moda olan ecdadımız Osmanlıda, işlerin nasıl yürüdüğünü hicveden bir
metin. Eskiden güldüğüm, güldürmek için başkalarına okuttuğum bu yazı, artık
beni güldürmüyor. Tam tersine öylesine üzüyor ki kahroluyorum. Meseleye din ve
ahlak yönüyle bakıyorum, evrensel insani değerler yönüyle bakıyorum, endişem
daha da artıyor. İnsanlık nereye gidiyor diye düşünmeden edemiyorum. İleriye
doğru akan evrimsel süreç olamaz bu diyorum.
Semavi veya değil bütün dinlerin öğretilerinde, kutsal metinlerinde
bunun ne kadar yanlış olduğu tekrar edilip durmuş. Peki nasıl bu duruma
gelinmiş? Osmanlı Devletinin kuruluş
sözleşmesi sayılacak ‘’Edebali’’nin Osman Gaziye vasiyetini, “Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam
basasın. Nereden
geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın...” hatırlarım. O güzel ahlaktan yukarıdaki rezil duruma nasıl
geliniyor. Ya da Cumhuriyet dönemine bakalım, ilk dönemlerin idealist,
vatansever kurucu vatandaşlarına. Ne imkansızlıklara, ne zorluklara
katlanıldığını ama ne şaşırtıcı bir hızla gelişme kaydedildiğini görüyoruz.
Tebaadan, eşit vatandaş bilincine varan insanların paylaşımcılığına gıpta
etmemek mümkün değil. “Yeni yıla girdik vekil maaşlarına zam yapmamız lazım. Ne
kadar yapalım? Siz ne dersiniz” diyen bakanına; ‘’öğretmen maaşını geçmesin’’ diyen bir liderden. ‘’Benim memurum işini bilir’’ diyen lidere nasıl gelindi? Kendi açımdan anlatayım.
Mesele köy enstitülerinin kapanmasına kadar gider. Cumhuriyetin
başlarındaki eğitim hamlesinin sekteye uğramasına kadar. Kalifiye insan
yetiştiren bu kurumların azalması, ama buna nazaran nüfusun artması, mesleği
olmayan yığınlara sebep oldu. “Yapmakla uğraşmayalım, müttefiklerimiz bize
verir”, politikalarıyla üretkenlik azaldı. “Al sat, yolunu bul”, “bir şey üreteyim emeğimle kazanayım”ın önüne
geçti. Köyler kasabalara, kasabalar kentlere göçtü. Büyük insan yığınlarına
hizmet götürmek ekonomik yükü arttırdı. Ülkenin ekonomisi dışa bağımlılığı
arttıkça daha da bozuldu. Serbest çalışanlar, özel sektördekiler becerileri
oranında bundan daha az etkilendi. Peki kamu çalışanları? Devletin
hizmetlileri? Onlar o kadar şanslı değillerdi maalesef. Devletin ekonomisi ile
paralel olarak onların da ekonomisi (yani kazancı) azaldı. Maaşlarının alım
gücü düştü. Toplumsal sınıf içinde tanımlandıkları orta sınıf seviyesinde
tutunamadılar. O kadar ki günümüzde dar gelirli seviyesinde sayılıyorlar. Şimdi
bunu örnekle anlatmaya çalışayım.
Devletin hazinesini emanet ettiğin memuruna 2
bin 5 yüz lira maaş verirsen; kirasını mı ödesin, çocuğunu mu okutsun, evine
ekmek mi götürsün, kılık kıyafet mi alsın, dolmuş parasını mı versin,
elektrik-su-telefon-vesaireyi mi ödesin. Bunlardan en az birkaçını yapamayacaktır.
Devlet memuruna başka bir işte çalışmayı kanunla yasaklamış. Sonra rüşvet alan memurlara operasyon yapılıyor.
Bence göstermelik, tepkiler arttığında toplumun gazını almak için mecburen
yapılıyor. Birkaç günah keçisi bulunup iş kapatılıyor. Almasın, alamasın kimse rüşvet tamam. Ama
çalışan, insanca yaşayacak ücret alabilmeli. Yukarıda milyonları, milyarları
götürenlere yol veriliyor. Okuyoruz, duyuyoruz, bazılarına şahit oluyoruz.
Aşağıda geçinebilecek ücret yok, lojman yok, ücretsiz eğitim, ulaşım, sağlık
yok. Ama Milletvekilleri daire amirlerinden en az sekiz kat fazla maaş
alıyorlar bu ülkede. Ben memur değilim ama memur çocuğuyum. Yakın tanığıyım
yıldan yıla nasıl bu günlere gelindiğinin. Babam ve annemin karı koca
çalıştıkları halde, tek çocukları olan beni ne zorluklarla okuttuklarını
biliyorum. Babamı kaybettikten on yıl sonra ve annemin emekli ikramiyesinin
üzerine kredi çekip bir on yıl daha ödeyerek ev sahibi olabildik. Rüşveti
aklamaya, suç olmaktan çıkarmaya mı çalışıyorsun diyenleriniz olabilir. Elbette
rüşvet ahlaksızlıktır, dinen yasaktır. Peki bir dönemin Başbakanı'nın ''benim
memurum işini bilir'' demesi nedir? Rüşvete elverişli bir sistem yerleşmiş ise
ona sesimiz neden çıkmaz da, rüşvet alana bütün suçu yüklemek kolaycılığına
kaçarız. Karısı ev hanımı olup da çocuğunu okutmakta zorlanan bir memura
kaçınız yardım etmiştir ya da yardım edildiğini duymuştur. Cami imamları günde
1.5 saat çalışıp 3.500 lira maaş alır ve lojmanda oturur, başka işler yapabilir.
Namaz çıkışı zorda olan bir memur için yardım toplandığını gördünüz mü camide?
Onlarca yıl maaşlarından kesilen memurların zorunlu tasarruflarının üzerine yatmadı
mı bu devlet. Yani demem o ki eleştirmek kolay. Zor olanı yapmak, çare üretmek
için çaba sarf etmek gerekiyor. Biz millet olarak sadece şikayet eder ama
değiştirmek için kılımızı kıpırdatmayız. İş o hale geldi ki hamudu ile
götürenler aklanıyor, evinin nafakasını denkleştirmek için bırakılanı alanlar
kamu haklarından mahrum bırakılıyor. Hapislere tıkılıyor. Ömür boyu sürünmeye
terk ediliyor. Hiçbir suçu olmayan aileleri de onlar ile birlikte maalesef. Azı
çoğu mu olur rüşvet rüşvettir mi diyorsunuz? Evet doğru! Zaten kastım az rüşvet
alan az, çok rüşvet alan da çok ceza alsın değil. Bu da caydırıcılığı olan bir
öneri belki. Benim vurgulamak istediğim ise gelinen durum. Yani aldığın rüşvet,
yaptığın yolsuzluk ne kadar büyükse; bu kanuna (sözde) aykırı, ahlaksız
eyleminin cezai sonuçlarından kurtulma ihtimalin o kadar artıyor. Bu en az
fiili gerçekleştirenin yaptığı ahlaksızlık kadar büyük bir ahlaksızlık. Ortamı
elverişli hale getirdiği, daha fazlasına, daha büyük meblağlara teşvik ettiği
için de daha büyük suç. Toplumda bu göz yummacı, görmezden gelmeci düzen ise
hiç yadırganmıyor. Benim en çok itirazım buna. İftiharımız atamız Devlet i
Osmani deki durumu yazının başında yazmıştım. Sonu yıkılmak oldu. Tarihe
karıştı. M. Akif Ersoy’un dediği gibi ‘’Tarih tekerrürden ibarettir, eğer
ibret alınsaydı tekerrür eder miydi’’ Ahlaklı ve erdemli yaşamanın vebali olmasın.
Yapanın yanına da kalmasın.
14 Aralık 2017 Perşembe
MÜFLİS
Susuyorsam asaletim den yoksa...
Cevap vermiyorum çünkü korkuyorum
Senden değil seviyene inmekten...
Elimi uzatacağım ama seni kaldırmak için
Acıdığımdan değil, utandığımdan...
Sana nasıl inandım, insan sandım
Yok tutamıyorum kusacağım...
Elimi yüzümü yıkayıp gidiyorum
Cevap vermiyorum çünkü korkuyorum
Senden değil seviyene inmekten...
Elimi uzatacağım ama seni kaldırmak için
Acıdığımdan değil, utandığımdan...
Sana nasıl inandım, insan sandım
Yok tutamıyorum kusacağım...
Elimi yüzümü yıkayıp gidiyorum
Aralık 2017
5 Aralık 2017 Salı
OTOMOBİL UÇAR GİDER
15 Temmuz kalkışmasından sonraki
sürecin en hayırlı sonuçları, neo liberalizmin ve emperyalist dayatmaların
karşısında ciddi kıpırdanmaların başlaması. İthalata dayalı ticaret ile
üretimin önünü kapatan politikalardan kurtulma fikrinin yüksek sesle söylenmeye
başlamasıdır bence. Tabi bu analizim sağcı ve liberal kanatta oluşan hava için
geçerli. Sol ve sosyalist kanat ezelden beridir emperyalizm karşıtıdır zaten.
Bu hava ile yaratılan son gündemlerden biri de yerli
ve milli otomobil üretilmesi çalışmaları. Aslında bu yerli ve milli marka
yaratma çabası ta Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar gider. Benim yaşıtlarım
ilkokul sıralarındayken ‘’yerli malı haftası’’ ile bunun yansımalarını
yaşamışlardı. Neydi sloganı? ‘’yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı’’ .
Cumhuriyet’in ilk kadroları kıt
kaynakları ile bu yolda cesur adımlar atmışlardı. Kurulan fabrikalar, meslek
okulları, üniversiteler. Parlak gençleri yurt dışındaki önemli eğitim
merkezlerine göndererek ve Avrupa’daki faşizmden kaçan bilim insanlarına kucak
açılarak oluşturulan eğitimli insan gücü. Toprak reformu , Köy Enstitüleri ve
kooperatifler. Neticede çok parlak sonuçlar elde edildi. Türkiye Cumhuriyeti
tüm dünyada hayretle izlenen ve saygı uyandıran bir büyüme sergiliyordu. Demir
yollarının geliştirilmesini lokomotif ve vagon fabrikası izledi. Daha sonra
tersaneleri asfalt yolları gördü insanlar. Kendi rafinerimiz, kağıt fabrikamız
oldu. Onları barajlar köprüler izledi. Arada kendi uçağımızı yaptık. Biraz
yakın tarih meraklıları ‘’Devrim Arabaları’nın” macerasını bilir mesela. Gölcük
donanmasını ve askeri tersaneyi ise neredeyse herkes.
Çok partili dönem ülkeye liberal
politikaları getirdi. O politikalar da‘’Batı’’ya
ve tabi ABD ye yakınlaşmayı. Bu yakınlaşma Komünizm karşıtlığı ile daha da
batıcı politikaların etkisi altında kalınması sonucunu doğurdu. O kadar ki
Kore’ye asker bile yolladık. Sonunda da ‘’NATO’’ üyesi olduk. Artık ülke
savunmamızı da batıya entegre etmiştik. Ordumuzun ihtiyaçlarını da ağırlıklı
olarak oradan karşılar olmuştuk. Savunma ve silah sanayisinin endüstriyel
gelişmenin lokomotifi olduğu düşünülürse, yerli sanayimize vurulan sekte daha
iyi anlaşılabilir. Siyasi eğilimdeki bu değişim (batıya yakınlaşma ve doğudan
uzaklaşma) sosyal hayattan ekonomik
yapıya ülkeyi değiştirip dönüştürmeye başladı. Batı güdümlü politikalar,
üreten ve ürettiğini tüketmeye çalışan, yani ayağını yorganına göre uzatmaya
çalışan ülkeyi batının pazarı haline getirdi. Artık üretmekten çok ithal eder
olduk. O kadar ki istihbaratı bile. Ülke süper devletlerin (bilhassa da
Amerika’nın) oyun alanına döndü. Geliştirmeye çalıştığımız ekonomimiz,
oturtmaya çalıştığımız demokrasimiz bir türlü rayına oturamadı. İstikrarsız ve
dışa bağımlı bir ülke olup çıktık. Sonuç: sonucunda da kurtarmak için asker
gönderdiğimiz Kore’nin bile çok gerisinde kalan bir ülke haline geldik. Bu gün
ekonomik büyüklükte bizi katlıyorlar. Uluslararası marka değeri yaratmada ise
uzak ara ilerideler.
Bunca hikayeyi niye anlattım peki.
Yerli otomobilden buraya nasıl geldik? Ne der atalarımız hazıra dağ dayanmaz.
Aklımız ancak başımıza geldi sanırım. Ama epeyi geç oldu. Değirmenin altından
çok sular aktı. Dünyadaki geçerli durum artık çok farklı. Global hiçbir marka
ürettiği ürünün %100 ünü kendisi yapmıyor. Sebebi ise gayet basit. Hem ekonomik
değil hem de teknoloji o kadar hızla gelişiyor ki her şeyi yapmaya kalkan zaman
ve para kaybediyor, geri kalıyor. Dolayısı ile yatırımları getiriye çeviremeden
çöpe gidiyor. Yani yine sebep paraya dayanıyor.
Kendi otomobilini üretmek elbette
ülke imajı ve tutulan yolun sembolü olması açısından önemlidir. Ancak mevcut
dünya düzeninde bir marka değeri yaratılabileceğinden şüpheliyim. Amaç ticari değer üretmekse kanımca Türkiye’nin
daha büyük hedefler koyması gerekiyor. ‘’MİLGEM’’ milli gemi projesi, ‘’ALTAY’’
milli tank projesi ya da ‘’ATAK’’ helikopter yapma çabaları; ordu donanımında, savunma gücümüzü bağımsız
kılmak adına olumlu gelişmeler. Fakat yeterli değil. Kendi uydumuzu kendi
roketimiz ile yörüngeye atabilmek. Kendi yolcu uçağımızı uçurabiliyor olmak.
Alternatif enerji kaynaklarından daha iyi yararlanabileceğimiz teknolojiler
geliştirmek. Bilişim sektöründe dünyada kabul gören bir ülke olmak. Bunları da
toplumsal hayata katabilmek asıl hedef olmalı. Bunun için en büyük adım ise
eğitim ile atılabilir. Tıpkı Cumhuriyetimizin ilk yıllarında olduğu gibi. Buna
güncel jargonla ‘’Kuruluş ayarlarına geri dönmek’’ diyoruz. Yerli otomobil filan o kadar
büyütülecek bir şey değil yani. Tarımı, hayvancılığı canlandırmak büyük ticari
gelir getirmez belki. Kendini doyuran bir ülke olmak ise çok önemli. Doğal
kaynakları sınırlı bir ülkeyiz sonuçta. Ama onları efektif olarak kullana
biliriz. Bunun örnekleri çok yeryüzünde. Çalışmak ve üretmek gerek. Sözün özü: Sonsuz
esin kaynağımız, Kurucu önderimiz M.
Kemal Atatürk’ün de dediği gibi ‘’Çalışmadan
ve üretmeden rahat yaşamak isteye toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra
hürriyetlerini, daha sonrada istiklal ve istikballerini kaybetmeye
mahkumdurlar’’. Yine onun sözüyle ‘’İstikbal göklerdedir’’. Bence de
öyle.
Tahir ÖZCAN 02/11/2017
15 Ekim 2017 Pazar
SONBAHAR
Ufukta uzaklaşan, küçülüp giden tekneler gibi.
Bulutları yapağı topakları misali savurup giden uçaklar gibi.
Ardına bakmadan akıyor zaman, geçiyor ömür.
Sararmaya başladı yapraklar, göçebe kuşlar çoktan gitti.
Yağmurlu sokaklarıyla serin ve lirik.
Erkenden gelen uzun geceleriyle duygusal.
Bohem rüzgarlarıyla romantiktir hazan.
Ayaklarımın çekemediği yükle, saçlarımdaki akla birlikte,
Bedenime, ruhuma, kendi hayatıma da geldi sonbahar.
Sitem etmiyorum, evet bu benim mevsimim.
Olabildiğince keyfini sürmektir sadece niyetim.
Tahir ÖZCAN Ekim 2017
5 Ekim 2017 Perşembe
Doğrular gerçek mi, gerçekler doğru mu?
İnsanlar genellikle inandıkları şeylerin doğru olduğunu
kabul ederler. Bu kabuller arttıkça da gerçeklerden uzaklaşırlar. Araştırmalar
göstermiştir ki; eğitim düzeyi düştükçe bu eğilim artıyor ve yanlışlara boğulan
bir sosyal yapı oluşuyor. Maalesef bu durum yurdum insanı için de geçerli. Hatta bizzat yaşadıklarımız durumun ta
kendisi…
Çoğu insan okulun öğrenilmesi gereken her şeyi öğrettiğini
zanneder. Oysa, üniversiteler de dahil okullarda yapılan şey, öğrenmenin
yollarını göstermektir. Çünkü kişi kendisi istemedikçe hiç bir şey öğrenemez.
Merak, şüphe, anlama isteği gibi arzular, yani diğer bir deyişle sorgulamak,
öğrenme eyleminin yapı taşlarını oluşturur.
İster ideolojik, dinsel, bilimsel, ister felsefi olsun, bence
kesinlik taşıyan doğrular, öğrenmenin ve dolayısıyla ilerlemenin önündeki
engellerdir. Gerçek ile doğrunun tam da ayrıldığı nokta dogmadır. Dogma: doğruluğu deneyden geçirilmeden, sınanmadan
kabul edilen, olduğu gibi benimsenen ve bir öğretinin ya da ülkünün dayanağı
yapılan savdır. Yani dogma bilimsel düşüncenin
tam da karşıtıdır. Çünkü, bilimle yan yana gelemeyecek şey, kesin
kabuldür.
Birçok tanımı bulunan bilimin günümüzdeki tariflerinden biri
bilimin, gözlem ve deneyle yanlışlanabilen bilgi ve bulgular bütünü olmasıdır.
Bilimin bakış açısıyla dünya ve evrenin varlığı bir gerçektir. Tıpkı yaşam ve
ölüm gibi… Diğer yandan bilimsel bakış açısına göre tek bir doğru olamaz.
Örneğin, su iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur. Bu bilimsel tanım
bugün için doğrudur. Yarın bir bilim insanı yeni bir madde keşfeder ve
hidrojenle oksijenin arasında bu maddenin yer aldığını ispatlarsa günümüzdeki bu
doğruyu yanlışlanmış olur. Bu durum suyun güncel olan en doğru tanımı olarak o
tarihteki literatürde yerini alır.
Herkesin bilim adamı olması ya da her bireyin bilimsel
düşünceyi yaşamının her anında var etmesi mümkün değil. Ancak eğitimin
gösterdiği yolda sorgulayarak,
araştırarak merak ederek bilimsel düşünce farkında bile olmadan hayatımızın
içinde olabilir.
Oysa, bizim insanlarımız (aslında dünyanın geneli için de
aynıdır) bilimsel düşünceden uzak, algı mekanizmaları üzerine kurulu siyasetin
hakim olduğu yönlendirmelerle yaşıyor. Algı operasyonu ile, kurgulanmış
senaryolara inanıp onları gerçek kabul ediyor. Bu şekilde eğitiliyor,
yönlendiriliyor, yaşatılıyor, hatta öldürülüyor ve bazen de birbirini öldürmesi
sağlanıyor.
Gerçek ve doğruyu vurucu bir örnekle tekrar anlatmak
istiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri M. Kemal Atatürk’ü 1
Kasım 1938 yılında kaybettik. Artık Atatürk yok ve bu bir gerçek. Öğrenciliğim
yıllarında (1980/1990) çok daha öncesinden başlayan bir algı operasyonu ile
Mustafa Kemal’in sirozdan öldüğü öğretildi bize. Karaciğerde oluşan ve organı
tahrip eden bir hastalık olan siroz. Toplumumuzda alkol ve sigara kullananlarda
meydana geldiği kabul edilen bir hastalık .
Ama tek sebebi alkol ve sigara değil. Aslında hepatit mikrobu
taşıyanların siroz olma ihtimali daha yüksek. Dedim ya algı operasyonu. Sonuçta
biz bunu doğru kabul ederek yetiştik, büyüdük.
Artık Mustafa Kemal’in Trablusgarp savaşı sırasında sıtma
tedavisi gördüğü ve aşırı kinin sebebiyle karaciğerinde hasar oluştuğu tıbbi ve
askeri kaynakların, tarihçilerin yardımı ile biliniyor. Ne oldu yani, siroz ile
ilgili bildiğimiz doğrular değişti. Ancak hala Atatürk’ün aşırı alkol
tüketimine bağlı sirozdan öldüğüne inanan bir sürü insan var bu ülkede. Gerçek
olmamasına, ya da olmama ihtimaline rağmen.
Kimleri inanmak istediğine ya da işine gelene inanır. Kimileri de inanıyor
görünür.…
Varoluşundan bu yana kaydettiği ilerleme ile gelişen
insanlık, gerçeği arama serüvenine devam
ediyor. Bu yolda doğruları da var, yanlışları da var elbette. Bir gerçek daha
var ki, mutlak doğruları en aza indirgeyebilmiş toplumlar, yani sorgulayan ve
araştıranlar, zaman içerisinde daha hızlı gelişmiş ve aşama kaydetmiştir.
Tarihçiliğin bilim olup olmadığı bilim çevrelerinde hala tartışılırken, tarihi
süreç bize bunu göstermektedir.
Tahir ÖZCAN
01/10/2017
30 Eylül 2017 Cumartesi
46
46
Mutluluk uğruyorsa sana zaman zaman
Sevgi nefrete baskın çıkıyorsa kalbinde
Paylaşabiliyorsan biriktirdiklerini
Ayakların taşıyorsa seni hala
Hüzünlenebildiğin kadar da gülebiliyorsan
Aklın ve hatıraların yerli yerindeyse
Tat alabiliyorsan güzelliklerinden dünyanın
Hatırı varsa komşunun, köşedeki bakkalın
Sokak kedisinin, saksıdaki çiçeğin
Yağmurun, güneşin, rüzgarın
Denizdeki balığın ve masadaki rakının
Hele sirayet edebiliyorsan gönüllere
Ne kadar nefes aldığının ne önemi var
Gerçekten yaşıyorsundur işte o zaman
Ben 30 Eylül 2017
Mutluluk uğruyorsa sana zaman zaman
Sevgi nefrete baskın çıkıyorsa kalbinde
Paylaşabiliyorsan biriktirdiklerini
Ayakların taşıyorsa seni hala
Hüzünlenebildiğin kadar da gülebiliyorsan
Aklın ve hatıraların yerli yerindeyse
Tat alabiliyorsan güzelliklerinden dünyanın
Hatırı varsa komşunun, köşedeki bakkalın
Sokak kedisinin, saksıdaki çiçeğin
Yağmurun, güneşin, rüzgarın
Denizdeki balığın ve masadaki rakının
Hele sirayet edebiliyorsan gönüllere
Ne kadar nefes aldığının ne önemi var
Gerçekten yaşıyorsundur işte o zaman
Ben 30 Eylül 2017
1 Eylül 2017 Cuma
BARIŞ

Dünya ''BARIŞ'' günü bu gün
Kendinle barış önce
Sonra küstüklerinle
Silahların susması değildir sadece
Vicdanların konuşmasıdır barış
Bütün canlıların bayramı
Kurban bayramıyla kesişti bu yıl
Manidar oldu
Bir iç huzuru halidir
Bütün ilahi dinlerin
Bütün ideolojilerin ilk nasihati
Son hatırlanan öğretisidir
Yaşamını cennette geçirmek için
Doğanın kanunu var ya hani
Onun ilk maddesidir
BARIŞ
6 Ağustos 2017 Pazar
Hep o ses
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne Çıkan Yayın
MAGNUM
Yalanla kurduğunu, Yalnız kendin yaşarsın. Hayatı yarışma yapanlar, Yaşamayı nasıl başarsın. Duyuldukça adın, Yaşam üzerinden taşar. En iy...
