25 Nisan 2018 Çarşamba

NİSAN

bahar çiçekleri ile ilgili görsel sonucu


Nisan da tomurcuklar dönerken,
Dallarda baharın bütün çiçeklerine
Çocukların bayramına katılır.
Onlar da ağacın çocukları
Bütün çocuklarsa doğanın meyveleri.
Güneşimizin rahmeti işte.
Kiraz ağacının pembe çiçekleri,
Kızaracak Haziranda.
23 Nisan tomurcukları,
Umudun meyveleri onlar.
Bu toprağın çocukları.
Bizim Geleceğimiz, her şeyimiz.
T. Özcan 26.04.2018

1 Nisan 2018 Pazar

BOĞAZİÇİ, ODTÜ ve DİĞERLERİ

Komünizm/komünist, kapitalizm/kapitalist, sosyalizm/sosyalist, demokrasi/sosyal demokrasi, anarşizm/anarşist, terörizm/terörist, kapitalizm, emperyalizm gibi birçok kavram var artık günlük hayatımızda. Kimi okuyarak, kimi dinleyerek, kimi konuşarak bu siyasi terimleri kullanıyor ya da bilmeden yerli yersiz kullanıp bir şeyler anlatıyor.
Kimi anlıyor, kimi dinliyor, kimi anlamasa da alkışlıyor…
Her geçen gün yeni bir yorum, yeni bir tanım, yeni bir idrak…
Sosyalist denince (sosyal politikalar söyleminin yaygınlaşmasından da dolayı) artık halka yakın bir siyasi eğilim anlaşılırken ve hatta kabul görüp her siyasi yapı tarafından dillendirilirken,
Komünist dendiğinde Allahsız, kitapsız, din ve toplum düşmanı, terörist, hain algılanıyor.
Sosyal Demokrasi, Sosyal Devlet söylemleri dillerden düşmüyor.
Örgüt deyince, DHKP-C, PKK, DEV SOL akla geliyor.
İsmail Ağa, Menzil, Süleymancılar olunca “sivil toplum kuruluşu” algılanıyor.
IŞİD, EL KAİDE, TALİBAN olunca “Kızgın çocuklar” deniyor.
FETÖ, Müslüman Kardeşler olunca “Cemaat” deniyor.
15 Temmuz dan sonra FETÖ’nün terör örgütü olduğu ancak idrak edildi.
Teröristin, terörün sağı solu olur mu? Bu neyi değiştirir?  O da algı merkezimize sokuldu.
Yanlış aksettirilen kavramlar ve algılarla siyaset yapılması; karmaşa, kaos, korku yaratırken, toplumumuz hala; meslek örgütlerinin, sendikaların, çevre dostlarının ve benzerlerinin sosyal yaşam için, adalet için, insanca yaşam için ne kadar önemli olduğunun farkında değil. Tabi bir de hepsinden daha önemlisi Üniversiteler var. Onun öneminin de farkında değil…
Eğitimli, bilgili, çağdaş, bilinçli gençler yetiştirmek için, körü körüne inanan değil sorgulayan, kabullenen değil araştıran bireyler yaratmak için, geleceğimizi inşa etmek için oluşturduğumuz bilim yuvaları üniversitelerimiz.
Eğitimine devam eden gençlerimiz belli bir sınav sistemiyle seçilerek alınıyorlar. Ülkenin her bölgesinden, her ekonomik ve siyasi çevreden gelen heterojen bir yapıdalar. Doğal olarak içlerinde her siyasi görüşten, her ideolojiden bir tarafa meyletmiş gençler mevcuttur. Tamamen kendisini eğitim aldığı bilim veya sanat koluna adamış, bir kısmı apolitik bir kısmı mukaddesatına düşkün, bazısı milletçi hissiyatı yüksek veya 1.Dünya Savaşından sonra Kapitalist, Emperyalist Batı siyasetinin düşmanlaştırdığı Sosyalizm ve Komünizm ideolojisinin bilincine varmış,  genç idealist beyinlerdir onlar.
Bizim ülkemizde; meslek sahibi olsun, okusun diye bu kurumlara gönderilmiş  gençlerimizin, sol  ideolojilerin peşine takılması  pek hoş karşılanmaz. Kıt kanaat geçinen ailelerin, nice fedakarlıklarla üniversiteye gönderdikleri çocuklarının eğitimini sekteye uğratmasından endişelenmesi anlaşılabilir. Ama bilinçlenen gençlerin de,  hayata ve çevreye olan duyarlılığının artması, yanlış gördükleri olgulara tepki göstermeleri de anlaşılabilir olmalı. Ses verdiklerini duymaya ve anlamaya çalışmak o kadar zor olmasa gerek. Kimi  doğanın tahribatına, kimi eğitim sistemindeki yanlışlara, kimi haksızlığa, kimi kentsel sorunlara, kimi tarihi olgularını korumaya ses vermiyor mu. Elbette çatlak sesler, kaos yaratmaya çalışanların olma ihtimali de vardır, bu negatif sesleri pozitif taleplerden ayırt etmek hiç de zor değildir.
Anlaşılması zor olan ise, siyasi erk’in henüz toplumda kimlik edinme arayışındaki gençleri kategorize ederek ayrıştırması, siyasi görüşüne yakın görmediklerini ötekileştirmesidir.
Batı toplumunda da yükselmeye başlaması ile Komünizm demokrasinin karşıtı olarak gösterilmiştir. Sosyalizm de yumuşatılarak, içine liberal soslu politikalar eklenerek Sosyal Demokrasi (ben ona sulandırılmış Sosyalizm diyorum) diye hibrit bir akıma dönüştürülmüştür. Aşağı yukarı yüz yıldır devam ediyor bu süreç. Ekonomisi ile hatta kurumları ile de tıkanmış, iflas etmiş Kapitalist düzenin egemen Devletleri (biz onlara Emperyalist Devletler diyoruz) gerilemeye başlayan hakimiyetlerini sürdürebilme telaşındalar. Giderek daha da saldırganlaşarak kaybetmekte oldukları hakimiyetlerini uzatmak peşinde (ki biz buna da vahşi Kapitalizm diyoruz) saldırganlaşıyorlar. Aralarından bazıları dönüşümü kabullenmiş ve en az hasarla bu evreyi atlatmaya çalışmaktalar.
Gelişmiş devletlerin iradesine boyun eğmiş az gelişmiş devletlerde ise ciddi kafa karışıklığı devam ediyor. Ekonomisi zayıf, eğitim düzeyi düşük, neredeyse tamamen dışa bağımlı bu ülkelerde hala 19. yy bakış açısı hakim. Orta çağdan kalma gelenekçilik, kökten dincilik, tabu ve cehaletin hakim olduğu bir siyasi kültür süregeliyor. Oysa hızla gelişen dünyaya ayak uydurabilen genç nüfusları var. Mevcut durumdan memnun olmayan, ileriye dönük talepkar bir kalabalık. Bütün tartışmanın özü bu. Statükocu, değişime kapalı bir siyasi yapı ve onun konsolide ettiği yandaş kitle, bastırılmaya çalışan gelişime açık bir gençlik ve onlarla aynı aydınlığa dönük ilerici topluluk.
Sadede gelirsek: Afrin için lokum yemeyen Boğaziçi’liler, kampüslerinin ortasından otoyol geçmesini istemeyen ODTÜ’lüler, Atatürk’e alenen hakaret etmiş birinin okullarında konferans vermesini istemeyen üniversiteliler ‘’Bunlar komünist, bunlar hain. Bu marjinallere eğitim hakkı vermeyeceğiz’’ söylemlerine maruz kalıyor. Ne zavallı argümanlar. Neresinden bakılırsa bakılsın gerçekliği olmayan gündelik siyasi söylemlerden ibaret. Başı örtülü diye üniversiteye alınmayan kardeşlerine destek verirken ne idiyse o komünist, o marjinal simdi de aynı. Popüler tabiri ile türbanlı kardeşleri şimdi onlara destek verecek mi bilemem. Onlar mücadelelerinden vaz geçmeyecek. Nehirler nasıl geriye akamıyorsa modernitenin de önüne geçilemez. Zamanla her şey değişir. Sonuçta hep ilericiler kazanır, muhafazakarlar kaybeder. Bu çekişme bile hızını kesemez. Değişmeyen tek şey değişimdir. Değişmeye direnenlerin verdiği zararı onarmak da çoğunlukla modernistlere düşer.  Ne kadar ortaklaşılabilirse o kadar çabuk yaralar iyileşir, barış ve adalet ortamı gelişir. Toplum gelişir.

Tahir ÖZCAN (30 Mart 2018)

21 Mart 2018 Çarşamba

ŞAİRLER GÜNÜ

An itibarı ile dün ''ŞAİR'' ler günü idi
Kutlu olsun...
Zira şairliğe öykünen biri olarak
Yaşamın kendisidir şiir...
Kimi zaman lirik, kimi zaman romantik.
Kimi zaman iyimser, coşkun.
Kimi zaman karamsar, sakin.
Kimi ağlamaklı, kimi şen.
Akar gider içimizden...

Mart 2018

4 Şubat 2018 Pazar

BOB TUNÇ KARL

Sevgili DOSTumun anısına

BOB TUNÇ KARL
Babalar oğullarını gömmemeli
İyiler niye önden gidiyor
İşte bir devir daha bitiyor
Demirin "Tunç" u da kalmadı
Atına bindi gitti...
Tanıdığım için şükrettiğim
Yaşam dolu neşe kaynağı
Kardeşim yitti..
Kötüsün ölüm hem de çok
Kalanların cefası mı bu
Seçmesini mi bilmiyorsun
Uzun ömür kötületin cezasıysa
Bizi neden oyalıyorsun
Tahir 03/02/2018

RÜŞVET

rüşvet ile ilgili görsel sonucu

Çocukların hiç bilmediği, gençlerin büyük çoğunlukla tenezzül bile etmediği, yaş ilerledikçe insanlarda temayüz eden gayri ahlaki bir davranış. Hatta öyle ki modernleşme ile şehirli kültürün gündelik hayatının bir parçası olmuş bu hastalık. Üstelik te bulaşıcı. Toplumsal yozlaşmanın katalizörü.  Diyebilirsiniz ki bu eskiden de böyle miydi?  Hem evet, hem hayır.

Gençliğimde okuduğum, ilk okuyuşumda çok komik gelen, aramızda şaka konusu olan bir  darb ı mesel vardı. ‘’Devlet'i Osmani Ali'de terfi-i temayüz ilim irfan ile olmaz. Ya olacak kuvvetli iltimas, ya olacak medeni haz, ya da olacak delikle temas.’’ Bu günlerde moda olan ecdadımız Osmanlıda, işlerin nasıl yürüdüğünü hicveden bir metin. Eskiden güldüğüm, güldürmek için başkalarına okuttuğum bu yazı, artık beni güldürmüyor. Tam tersine öylesine üzüyor ki kahroluyorum. Meseleye din ve ahlak yönüyle bakıyorum, evrensel insani değerler yönüyle bakıyorum, endişem daha da artıyor. İnsanlık nereye gidiyor diye düşünmeden edemiyorum. İleriye doğru akan evrimsel süreç olamaz bu diyorum.
Semavi veya değil bütün dinlerin öğretilerinde, kutsal metinlerinde bunun ne kadar yanlış olduğu tekrar edilip durmuş. Peki nasıl bu duruma gelinmiş?  Osmanlı Devletinin kuruluş sözleşmesi sayılacak ‘’Edebali’’nin Osman Gaziye vasiyetini, Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın...” hatırlarım. O güzel ahlaktan yukarıdaki rezil duruma nasıl geliniyor. Ya da Cumhuriyet dönemine bakalım, ilk dönemlerin idealist, vatansever kurucu vatandaşlarına. Ne imkansızlıklara, ne zorluklara katlanıldığını ama ne şaşırtıcı bir hızla gelişme kaydedildiğini görüyoruz. Tebaadan, eşit vatandaş bilincine varan insanların paylaşımcılığına gıpta etmemek mümkün değil. “Yeni yıla girdik vekil maaşlarına zam yapmamız lazım. Ne kadar yapalım? Siz ne dersiniz” diyen bakanına; ‘’öğretmen maaşını geçmesin’’ diyen bir liderden. ‘’Benim memurum işini bilir’’ diyen lidere nasıl gelindi? Kendi açımdan anlatayım.
Mesele köy enstitülerinin kapanmasına kadar gider. Cumhuriyetin başlarındaki eğitim hamlesinin sekteye uğramasına kadar. Kalifiye insan yetiştiren bu kurumların azalması, ama buna nazaran nüfusun artması, mesleği olmayan yığınlara sebep oldu. “Yapmakla uğraşmayalım, müttefiklerimiz bize verir”, politikalarıyla üretkenlik azaldı. “Al sat, yolunu bul”,  “bir şey üreteyim emeğimle kazanayım”ın önüne geçti. Köyler kasabalara, kasabalar kentlere göçtü. Büyük insan yığınlarına hizmet götürmek ekonomik yükü arttırdı. Ülkenin ekonomisi dışa bağımlılığı arttıkça daha da bozuldu. Serbest çalışanlar, özel sektördekiler becerileri oranında bundan daha az etkilendi. Peki kamu çalışanları? Devletin hizmetlileri? Onlar o kadar şanslı değillerdi maalesef. Devletin ekonomisi ile paralel olarak onların da ekonomisi (yani kazancı) azaldı. Maaşlarının alım gücü düştü. Toplumsal sınıf içinde tanımlandıkları orta sınıf seviyesinde tutunamadılar. O kadar ki günümüzde dar gelirli seviyesinde sayılıyorlar. Şimdi bunu örnekle anlatmaya çalışayım.
Devletin hazinesini emanet ettiğin memuruna 2 bin 5 yüz lira maaş verirsen; kirasını mı ödesin, çocuğunu mu okutsun, evine ekmek mi götürsün, kılık kıyafet mi alsın, dolmuş parasını mı versin, elektrik-su-telefon-vesaireyi mi ödesin. Bunlardan en az birkaçını yapamayacaktır. Devlet memuruna başka bir işte çalışmayı kanunla yasaklamış. Sonra  rüşvet alan memurlara operasyon yapılıyor. Bence göstermelik, tepkiler arttığında toplumun gazını almak için mecburen yapılıyor. Birkaç günah keçisi bulunup iş kapatılıyor.  Almasın, alamasın kimse rüşvet tamam. Ama çalışan, insanca yaşayacak ücret alabilmeli. Yukarıda milyonları, milyarları götürenlere yol veriliyor. Okuyoruz, duyuyoruz, bazılarına şahit oluyoruz. Aşağıda geçinebilecek ücret yok, lojman yok, ücretsiz eğitim, ulaşım, sağlık yok. Ama Milletvekilleri daire amirlerinden en az sekiz kat fazla maaş alıyorlar bu ülkede. Ben memur değilim ama memur çocuğuyum. Yakın tanığıyım yıldan yıla nasıl bu günlere gelindiğinin. Babam ve annemin karı koca çalıştıkları halde, tek çocukları olan beni ne zorluklarla okuttuklarını biliyorum. Babamı kaybettikten on yıl sonra ve annemin emekli ikramiyesinin üzerine kredi çekip bir on yıl daha ödeyerek ev sahibi olabildik. Rüşveti aklamaya, suç olmaktan çıkarmaya mı çalışıyorsun diyenleriniz olabilir. Elbette rüşvet ahlaksızlıktır, dinen yasaktır. Peki bir dönemin Başbakanı'nın ''benim memurum işini bilir'' demesi nedir? Rüşvete elverişli bir sistem yerleşmiş ise ona sesimiz neden çıkmaz da, rüşvet alana bütün suçu yüklemek kolaycılığına kaçarız. Karısı ev hanımı olup da çocuğunu okutmakta zorlanan bir memura kaçınız yardım etmiştir ya da yardım edildiğini duymuştur. Cami imamları günde 1.5 saat çalışıp 3.500 lira maaş alır ve lojmanda oturur, başka işler yapabilir. Namaz çıkışı zorda olan bir memur için yardım toplandığını gördünüz mü camide? Onlarca yıl maaşlarından kesilen memurların zorunlu tasarruflarının üzerine yatmadı mı bu devlet. Yani demem o ki eleştirmek kolay. Zor olanı yapmak, çare üretmek için çaba sarf etmek gerekiyor. Biz millet olarak sadece şikayet eder ama değiştirmek için kılımızı kıpırdatmayız. İş o hale geldi ki hamudu ile götürenler aklanıyor, evinin nafakasını denkleştirmek için bırakılanı alanlar kamu haklarından mahrum bırakılıyor. Hapislere tıkılıyor. Ömür boyu sürünmeye terk ediliyor. Hiçbir suçu olmayan aileleri de onlar ile birlikte maalesef. Azı çoğu mu olur rüşvet rüşvettir mi diyorsunuz? Evet doğru! Zaten kastım az rüşvet alan az, çok rüşvet alan da çok ceza alsın değil. Bu da caydırıcılığı olan bir öneri belki. Benim vurgulamak istediğim ise gelinen durum. Yani aldığın rüşvet, yaptığın yolsuzluk ne kadar büyükse; bu kanuna (sözde) aykırı, ahlaksız eyleminin cezai sonuçlarından kurtulma ihtimalin o kadar artıyor. Bu en az fiili gerçekleştirenin yaptığı ahlaksızlık kadar büyük bir ahlaksızlık. Ortamı elverişli hale getirdiği, daha fazlasına, daha büyük meblağlara teşvik ettiği için de daha büyük suç. Toplumda bu göz yummacı, görmezden gelmeci düzen ise hiç yadırganmıyor. Benim en çok itirazım buna. İftiharımız atamız Devlet i Osmani deki durumu yazının başında yazmıştım. Sonu yıkılmak oldu. Tarihe karıştı. M. Akif Ersoy’un dediği gibi ‘’Tarih tekerrürden ibarettir, eğer ibret alınsaydı tekerrür eder miydi’’  Ahlaklı ve erdemli yaşamanın vebali olmasın. Yapanın yanına da kalmasın.

Tahir ÖZCAN

14 Aralık 2017 Perşembe

MÜFLİS


Susuyorsam asaletim den yoksa...
Cevap vermiyorum çünkü korkuyorum
Senden değil seviyene inmekten...
Elimi uzatacağım ama seni kaldırmak için
Acıdığımdan değil, utandığımdan...
Sana nasıl inandım, insan sandım
Yok tutamıyorum kusacağım...
Elimi yüzümü yıkayıp gidiyorum
Aralık 2017

5 Aralık 2017 Salı

OTOMOBİL UÇAR GİDER

yerli otomobil ile ilgili görsel sonucu



15 Temmuz kalkışmasından sonraki sürecin en hayırlı sonuçları, neo liberalizmin ve emperyalist dayatmaların karşısında ciddi kıpırdanmaların başlaması. İthalata dayalı ticaret ile üretimin önünü kapatan politikalardan kurtulma fikrinin yüksek sesle söylenmeye başlamasıdır bence. Tabi bu analizim sağcı ve liberal kanatta oluşan hava için geçerli. Sol ve sosyalist kanat ezelden beridir emperyalizm karşıtıdır zaten.
Bu  hava ile yaratılan son gündemlerden biri de yerli ve milli otomobil üretilmesi çalışmaları. Aslında bu yerli ve milli marka yaratma çabası ta Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar gider. Benim yaşıtlarım ilkokul sıralarındayken ‘’yerli malı haftası’’ ile bunun yansımalarını yaşamışlardı. Neydi sloganı? ‘’yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı’’ .
Cumhuriyet’in ilk kadroları kıt kaynakları ile bu yolda cesur adımlar atmışlardı. Kurulan fabrikalar, meslek okulları, üniversiteler. Parlak gençleri yurt dışındaki önemli eğitim merkezlerine göndererek ve Avrupa’daki faşizmden kaçan bilim insanlarına kucak açılarak oluşturulan eğitimli insan gücü. Toprak reformu , Köy Enstitüleri ve kooperatifler. Neticede çok parlak sonuçlar elde edildi. Türkiye Cumhuriyeti tüm dünyada hayretle izlenen ve saygı uyandıran bir büyüme sergiliyordu. Demir yollarının geliştirilmesini lokomotif ve vagon fabrikası izledi. Daha sonra tersaneleri asfalt yolları gördü insanlar. Kendi rafinerimiz, kağıt fabrikamız oldu. Onları barajlar köprüler izledi. Arada kendi uçağımızı yaptık. Biraz yakın tarih meraklıları ‘’Devrim Arabaları’nın” macerasını bilir mesela. Gölcük donanmasını ve askeri tersaneyi ise neredeyse herkes.
Çok partili dönem ülkeye liberal politikaları getirdi. O politikalar  da‘’Batı’’ya ve tabi ABD ye yakınlaşmayı. Bu yakınlaşma Komünizm karşıtlığı ile daha da batıcı politikaların etkisi altında kalınması sonucunu doğurdu. O kadar ki Kore’ye asker bile yolladık. Sonunda da ‘’NATO’’ üyesi olduk. Artık ülke savunmamızı da batıya entegre etmiştik. Ordumuzun ihtiyaçlarını da ağırlıklı olarak oradan karşılar olmuştuk. Savunma ve silah sanayisinin endüstriyel gelişmenin lokomotifi olduğu düşünülürse, yerli sanayimize vurulan sekte daha iyi anlaşılabilir. Siyasi eğilimdeki bu değişim (batıya yakınlaşma ve doğudan uzaklaşma) sosyal hayattan ekonomik  yapıya ülkeyi değiştirip dönüştürmeye başladı. Batı güdümlü politikalar, üreten ve ürettiğini tüketmeye çalışan, yani ayağını yorganına göre uzatmaya çalışan ülkeyi batının pazarı haline getirdi. Artık üretmekten çok ithal eder olduk. O kadar ki istihbaratı bile. Ülke süper devletlerin (bilhassa da Amerika’nın) oyun alanına döndü. Geliştirmeye çalıştığımız ekonomimiz, oturtmaya çalıştığımız demokrasimiz bir türlü rayına oturamadı. İstikrarsız ve dışa bağımlı bir ülke olup çıktık. Sonuç: sonucunda da kurtarmak için asker gönderdiğimiz Kore’nin bile çok gerisinde kalan bir ülke haline geldik. Bu gün ekonomik büyüklükte bizi katlıyorlar. Uluslararası marka değeri yaratmada ise uzak ara ilerideler.
Bunca hikayeyi niye anlattım peki. Yerli otomobilden buraya nasıl geldik? Ne der atalarımız hazıra dağ dayanmaz. Aklımız ancak başımıza geldi sanırım. Ama epeyi geç oldu. Değirmenin altından çok sular aktı. Dünyadaki geçerli durum artık çok farklı. Global hiçbir marka ürettiği ürünün %100 ünü kendisi yapmıyor. Sebebi ise gayet basit. Hem ekonomik değil hem de teknoloji o kadar hızla gelişiyor ki her şeyi yapmaya kalkan zaman ve para kaybediyor, geri kalıyor. Dolayısı ile yatırımları getiriye çeviremeden çöpe gidiyor. Yani yine sebep paraya dayanıyor.
Kendi otomobilini üretmek elbette ülke imajı ve tutulan yolun sembolü olması açısından önemlidir. Ancak mevcut dünya düzeninde bir marka değeri yaratılabileceğinden şüpheliyim.  Amaç ticari değer üretmekse kanımca Türkiye’nin daha büyük hedefler koyması gerekiyor. ‘’MİLGEM’’ milli gemi projesi, ‘’ALTAY’’ milli tank projesi ya da ‘’ATAK’’ helikopter yapma çabaları;  ordu donanımında, savunma gücümüzü bağımsız kılmak adına olumlu gelişmeler. Fakat yeterli değil. Kendi uydumuzu kendi roketimiz ile yörüngeye atabilmek. Kendi yolcu uçağımızı uçurabiliyor olmak. Alternatif enerji kaynaklarından daha iyi yararlanabileceğimiz teknolojiler geliştirmek. Bilişim sektöründe dünyada kabul gören bir ülke olmak. Bunları da toplumsal hayata katabilmek asıl hedef olmalı. Bunun için en büyük adım ise eğitim ile atılabilir. Tıpkı Cumhuriyetimizin ilk yıllarında olduğu gibi. Buna güncel jargonla ‘’Kuruluş ayarlarına geri dönmek’’ diyoruz. Yerli otomobil filan o kadar büyütülecek bir şey değil yani. Tarımı, hayvancılığı canlandırmak büyük ticari gelir getirmez belki. Kendini doyuran bir ülke olmak ise çok önemli. Doğal kaynakları sınırlı bir ülkeyiz sonuçta. Ama onları efektif olarak kullana biliriz. Bunun örnekleri çok yeryüzünde. Çalışmak ve üretmek gerek. Sözün özü: Sonsuz esin kaynağımız, Kurucu önderimiz  M. Kemal Atatürk’ün de dediği gibi  ‘’Çalışmadan ve üretmeden rahat yaşamak isteye toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonrada istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar’’. Yine onun sözüyle ‘’İstikbal göklerdedir’’. Bence de öyle.


Tahir ÖZCAN  02/11/2017

15 Ekim 2017 Pazar

SONBAHAR






Ufukta uzaklaşan, küçülüp giden tekneler gibi.

Bulutları yapağı topakları misali savurup giden uçaklar gibi.

Ardına bakmadan akıyor zaman, geçiyor ömür.

Sararmaya başladı yapraklar, göçebe kuşlar çoktan gitti.

Yağmurlu sokaklarıyla serin ve lirik.

Erkenden gelen uzun geceleriyle duygusal.

Bohem rüzgarlarıyla romantiktir hazan.

Ayaklarımın çekemediği yükle, saçlarımdaki akla birlikte,

Bedenime, ruhuma, kendi hayatıma da geldi sonbahar.

Sitem etmiyorum, evet bu benim mevsimim.

Olabildiğince keyfini sürmektir sadece niyetim.



Tahir ÖZCAN Ekim 2017

5 Ekim 2017 Perşembe

Doğrular gerçek mi, gerçekler doğru mu?


İnsanlar genellikle inandıkları şeylerin doğru olduğunu kabul ederler. Bu kabuller arttıkça da gerçeklerden uzaklaşırlar. Araştırmalar göstermiştir ki; eğitim düzeyi düştükçe bu eğilim artıyor ve yanlışlara boğulan bir sosyal yapı oluşuyor. Maalesef bu durum yurdum insanı için de geçerli.  Hatta bizzat yaşadıklarımız durumun ta kendisi…
Çoğu insan okulun öğrenilmesi gereken her şeyi öğrettiğini zanneder. Oysa, üniversiteler de dahil okullarda yapılan şey, öğrenmenin yollarını göstermektir. Çünkü kişi kendisi istemedikçe hiç bir şey öğrenemez. Merak, şüphe, anlama isteği gibi arzular, yani diğer bir deyişle sorgulamak, öğrenme eyleminin yapı taşlarını oluşturur.
İster ideolojik, dinsel, bilimsel, ister felsefi olsun, bence kesinlik taşıyan doğrular, öğrenmenin ve dolayısıyla ilerlemenin önündeki engellerdir. Gerçek ile doğrunun tam da ayrıldığı nokta dogmadır.  Dogma: doğruluğu deneyden geçirilmeden, sınanmadan kabul edilen, olduğu gibi benimsenen ve bir öğretinin ya da ülkünün dayanağı yapılan savdır. Yani dogma bilimsel düşüncenin  tam da karşıtıdır. Çünkü, bilimle yan yana gelemeyecek şey, kesin kabuldür.
Birçok tanımı bulunan bilimin günümüzdeki tariflerinden biri bilimin, gözlem ve deneyle yanlışlanabilen bilgi ve bulgular bütünü olmasıdır. Bilimin bakış açısıyla dünya ve evrenin varlığı bir gerçektir. Tıpkı yaşam ve ölüm gibi… Diğer yandan bilimsel bakış açısına göre tek bir doğru olamaz. Örneğin, su iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur. Bu bilimsel tanım bugün için doğrudur. Yarın bir bilim insanı yeni bir madde keşfeder ve hidrojenle oksijenin arasında bu maddenin yer aldığını ispatlarsa günümüzdeki bu doğruyu yanlışlanmış olur. Bu durum suyun güncel olan en doğru tanımı olarak o tarihteki literatürde yerini alır.
Herkesin bilim adamı olması ya da her bireyin bilimsel düşünceyi yaşamının her anında var etmesi mümkün değil. Ancak eğitimin gösterdiği yolda  sorgulayarak, araştırarak merak ederek bilimsel düşünce farkında bile olmadan hayatımızın içinde olabilir.
Oysa, bizim insanlarımız (aslında dünyanın geneli için de aynıdır) bilimsel düşünceden uzak, algı mekanizmaları üzerine kurulu siyasetin hakim olduğu yönlendirmelerle yaşıyor. Algı operasyonu ile, kurgulanmış senaryolara inanıp onları gerçek kabul ediyor. Bu şekilde eğitiliyor, yönlendiriliyor, yaşatılıyor, hatta öldürülüyor ve bazen de birbirini öldürmesi sağlanıyor.
Gerçek ve doğruyu vurucu bir örnekle tekrar anlatmak istiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri M. Kemal Atatürk’ü 1 Kasım 1938 yılında kaybettik. Artık Atatürk yok ve bu bir gerçek. Öğrenciliğim yıllarında (1980/1990) çok daha öncesinden başlayan bir algı operasyonu ile Mustafa Kemal’in sirozdan öldüğü öğretildi bize. Karaciğerde oluşan ve organı tahrip eden bir hastalık olan siroz. Toplumumuzda alkol ve sigara kullananlarda meydana geldiği kabul edilen bir hastalık .  Ama tek sebebi alkol ve sigara değil. Aslında hepatit mikrobu taşıyanların siroz olma ihtimali daha yüksek. Dedim ya algı operasyonu. Sonuçta biz bunu doğru kabul ederek yetiştik, büyüdük.
Artık Mustafa Kemal’in Trablusgarp savaşı sırasında sıtma tedavisi gördüğü ve aşırı kinin sebebiyle karaciğerinde hasar oluştuğu tıbbi ve askeri kaynakların, tarihçilerin yardımı ile biliniyor. Ne oldu yani, siroz ile ilgili bildiğimiz doğrular değişti. Ancak hala Atatürk’ün aşırı alkol tüketimine bağlı sirozdan öldüğüne inanan bir sürü insan var bu ülkede. Gerçek olmamasına, ya da olmama ihtimaline  rağmen. Kimleri inanmak istediğine ya da işine gelene inanır. Kimileri de inanıyor görünür.…
Varoluşundan bu yana kaydettiği ilerleme ile gelişen insanlık,  gerçeği arama serüvenine devam ediyor. Bu yolda doğruları da var, yanlışları da var elbette. Bir gerçek daha var ki, mutlak doğruları en aza indirgeyebilmiş toplumlar, yani sorgulayan ve araştıranlar, zaman içerisinde daha hızlı gelişmiş ve aşama kaydetmiştir. Tarihçiliğin bilim olup olmadığı bilim çevrelerinde hala tartışılırken, tarihi süreç bize bunu göstermektedir.


Tahir ÖZCAN  01/10/2017

30 Eylül 2017 Cumartesi

46

46

Mutluluk uğruyorsa sana zaman zaman

Sevgi nefrete baskın çıkıyorsa kalbinde

Paylaşabiliyorsan biriktirdiklerini

Ayakların taşıyorsa seni hala

Hüzünlenebildiğin kadar da gülebiliyorsan

Aklın ve hatıraların yerli yerindeyse

Tat alabiliyorsan güzelliklerinden dünyanın

Hatırı varsa komşunun, köşedeki bakkalın

Sokak kedisinin, saksıdaki çiçeğin

Yağmurun, güneşin, rüzgarın

Denizdeki balığın ve masadaki rakının

Hele sirayet edebiliyorsan gönüllere

Ne kadar nefes aldığının ne önemi var

Gerçekten yaşıyorsundur işte o zaman


Ben 30 Eylül 2017

Öne Çıkan Yayın

MAGNUM

  Yalanla kurduğunu, Yalnız kendin yaşarsın. Hayatı yarışma yapanlar, Yaşamayı nasıl başarsın. Duyuldukça adın, Yaşam üzerinden taşar. En iy...